Top Social

Image Slider

slider etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
slider etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Mustafa Kemal Atatürk Eşcinsel GAY miydi?

kemal ataturk
kemal ataturk

Bakınız, Mustafa Kemal Atatürk'ü  en iyi tanıyanlardan biri olan Doktor Rıza Nur, “Hayat ve Hatıralarım” isimli kitabının 4. cildinin 1357. sahifesinde ne yazıyor:

…Anlaşıldığına göre boşanma vak’asından iki-üç gün evvel, (M. Kemal'in karısı) Latife,(Latife'nin) kardeşi İsmail ile haremi Süreyya Paşa’nın kızı Melahat Ankara’ya gitmişlerdi. Çankaya’da misafir olmuşlar. O vakit Mustafa Kemal’in yanında kâtip sıfatıyla Halit Ziya’nın oğlu Vedad vardı. Güzel tüysüz bir çocuk. Bir akşam üzeri karanlık çökerken İsmail, Melahat balkona çıkmışlar. Bakmışlar Vedad, Mustafa Kemal’i ağacın dibinde yapıyor.


''Bizler Maymunlarız...'' Mustafa Kemal Atatürk

atatürk sozleri
atatürk sozleri

İnsanlar, süfreler gibi sulardan çıktılar en önce...
İlk ceddimiz balıktır. İşler daha da ilerledikçe o insanlar, primat zümresinden türediler.

Biz maymunlarız; düşüncelerimiz insandır!

M. Kemal Atatürk

(Ruşen Eşref Ünaydın, Atatürk Tarih ve Dil Kurumu Hatırat s.53)

*

Selanik Yahudisi M. Kemal ve ekibinin bir tek amacı vardır; Hile ile idaresini ele geçirdikleri Müslüman Türkleri İslam’dan Uzaklaştırmak...

Bunun için her dönemde, dünyada denk gelebildiği ne kadar sapkın inanç varsa ilan etmiş ve savunmuştur... İlan ettiği bu fikir ve inanışlar birbilerine zıt da olsalar bunu yapmıştır.

Çanakkale'nin baş komutanı kimdi? Amiral Liman Von Sanders

atatürk çanakkale
atatürk çanakkale

Otto Liman Von Sanders

1915’te, Çanakkale Savaşlarında Osmanlı kuvvetlerini yöneten Alman Deniz generali(amiral).

Çanakkale'yi savunan Osmanlı 5. Ordu Komutanı Mareşal Liman von Sanders Osmanlı Devleti'ndeki Alman Danışma Kurulu Başkanıydı.
...
Bakanlık ve Genelkurmay Başkanlığı makamlarından sonra, cephe içerisindeki en yetkli komutandı.
Bu yönden bakıldığında Çanakkale Savaşında Başkomutandı..

Miralay (Alay komutanı, albay) Mustafa Kemal ise O'nun emrine bağlı albaylardan sadece biriydi ve 19. ihtiyat (yedek) tümen komutanıydı. Liman paşa, Esad paşa ve Enver paşa ile sıkı bir iletişim halinde Çanakkale'de ki savaşlarımızı yönetmiştir. O tarihlerde Osmanlı ordusu ve donanması içerisinde 40.000 e yakın Alman subayının görev aldığı bilinmektedir.

Almanlarla bu derece içli dışlı olmamız ve

Harf inkılabı, bütün kütüphanelerin yakılmasından daha feci bir zarara sebep oldu

Harf devrimi
Harf devrimi

Kütüphaneleri yakmaya gerek kalmadı



Meşhur İngiliz Tarihçisi Arnold Tonybee  “A Study of Hıstory” (Tarihi bir çalışma) isimli kitabında Harf İnkılâbını değerlendirerek “Türkler harf inkılâbıyla kendi kaynaklarına el atmak husûsunda yabancılardan farksız oldular” demekte ve şöyle devam etmektedir:


Günümüzde Hitler, kendi düşüncesine karşı olan bütün ilmî hazîneleri kökten yok edip kaldırmanın yolunu tutmuştur. Ne var ki, matbaanın îcadı bu faaliyetleri bir nevi imkansız hâle getirmiştir.


Her şey Lozan’dan sonra oldu

lozan antlaşması
lozan antlaşması

Her şey Lozan’dan sonra oldu? Lozan’ da ne oldu?

Her şey Lozan görüşmeleri sırasında oldu. Bir çok kaynaklarda "gizli bir andlaşma ile Ismet Paşa'nın Ingilizlere Hilafeti kaldırma sözü verdiği" belirtiliyor. Yakın Tarih Ansiklopedisinde de bu tez bir çok belge ile teyid edilmektedir.

(Haham) Haim Nahum Efendi'nin bu yeni oluşumlarda büyük rolü olduğu görülüyor.. Daha sonra Mısır'a giderek Cemal Abdünnasır'ın danışmanları arasında yer alacak olan Nahum efendi projesini Amerika'da hazırlamış Amerikan ve Fransız entelijansı ile birlikte sonuçlandırmıştır.. Nahum efendi Ismet Paşa'nın Lozan'da yanından ayrılmamış ve Mustafa Kemal Paşa ile de İzmir Iktisat Kongresi esnasında görüşerek bu konuda görüş alışverişinde bulunmuştur.

Kemâlland (Kemal'in Ülkesi)

Kemalist
Kemalist

Kemâlland

Binlerce Atatürk heykeli ve anıtı... On binlerce Atatürk büstü... Yüz binlerce Atatürk resmi, kimisi silindir şapkalı ve pelerinli, kimisi kalpaklı... Binlerce Atatürk Okulu, kütüphanesi, resmî kurumu... Atatürk Caddesi, bulvarı, meydanı... Paraların pulların üzerinde Atatürk'ün resimleri... Okullarda Atatürk okutuluyor... Mecburî din dersi kitaplarının başında Atatürk'ün resmi ve Gençliğe Hitabesi yer alıyor...

 Diyanet İşleri Başkanı'nın tepesinde sert bakışlı kocaman bir Atatürk portresi... Ankara'daki Atatürk'ün Anıt-Kabri bir Sezar mâbedi gibi... İran ve Suudî Arabistan devlet başkanları hariç her resmî misafir devlet başkanı burayı törenle ziyaret etmek, kabrin başında eğilmek ve deftere hürmetkâr birkaç satır yazmak zorundadır... Bir hükümet, İslamcı da olsa, işe başlarken tam kadro oraya gidip saygılarını sunmaya mecburdur... Milletvekili seçilenler, Atatürk'e sadakat yemini etmezlerse vekillik mazbatasını alıp Meclis'e katılamazlar...

Atatürk inkılâplarına ve ilkelerine aykırı siyasî parti kurulamaz... Şimdi devam ediyor mu bilmiyorum, 12 Eylül darbesinden sonra bütün müftülerin, imamların, müezzinlerin, vaizlerin Atatürk'e yazılı sadakat yemini yapmaları, taahhütte bulunmaları mecburî idi... Tevhid-i Tedrisat eğitiminin ana gayesi Atatürkçü nesiller yetiştirmekti... Atakent'ler... Ataşehir'ler... Her yerde Atatürk'ün vecizeleri... Hz. Ali'nin sözü olan "Adalet Mülkün Temelidir" cümlesinin altında bile Atatürk yazılı...19 Mayıs Atatürk bayramı... 23 Nisan Atatürk bayramı... 29 Ekim Atatürk Cumhuriyeti bayramı... Bazen camilerin minberleri okunan hutbelerde bile Atatürk ve arkadaşlarına dua ediliyor...

İlahiyat fakültelerimizde Kemalist ilahiyatçılarımız var.

Lisan, tarih, edebiyat, kültür, sanat... Atatürk Atatürk...

27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat devrim ve darbeleri Atatürkçülüğü ayakta tutmak için yapılmıştır.

Atatürk sağlığında bu kadar olacağını tahmin etmiş midir? Sanırım etmemiştir.

Atatürk'ün sağlığında Diyanet İşleri Başkanı'nın makamında Atatürk portresi yoktu... İsmet Paşa zamanında da yoktu.


Mustafa Kemal Atatürk çarşaf giyip kaçtı mı?

about mustafa kemal ataturk
about mustafa kemal ataturk
Cumhuriyet Gazetesi Haber Müdürlüğü görevini yapan İpek Çalışlar, Latife Hanım adını verdiği bir kitap yazıyor. Kitabı okumadım, gerek de duymuyorum. Basında hakkında çıkan yazılara göre kitapta Topal Osman kendisini öldürmek üzere Çankaya’yı kuşatma altına aldığı sırada, kadın ve çocukların çıkarılmasına izin vermesi üzerine Atatürk’ün, eşi Latife Hanım’ın önerisi üzerine çarşafını giyip Köşk’ten kaçtığı yazılıyormuş.

Basında ifade edildiğine göre nihayet savcılık bir vatandaşın suç duyurusunda bulunması üzerine harekete geçip söz konusu yazar hakkında Atatürk’ü Koruma Yasası gereğince soruşturma başlatmış.

Sabetayist Cemaatin oldukça etkili olduğu kurumlardan biri de yüksek yargı kuruluşları.Eğer böyle bir kitabı dindar bir Müslüman yazar yazsaydı ülke ayağa kaldırılır, cumhuriyet, laiklik, devrimler, rejim elden gidiyor diye ne yaygaralar koparılırdı. Ama kitabın yazarı Sabetayistlerin yuvalandığı solcu Cumhuriyet Gazetesi’nin bir mensubu olunca ancak suç duyurusu üzerine kerhen bir dava açma girişiminde bulunuluyor.

Mustafa Kemal Atatürk demokrat falan değildi

CHP Cumhuriyet Halk Partisi, Cumhuriyet Tarihi, Demokrasi Meselesi, falih rıfkı atay, mustafa kemal atatürk, slider, Yakın Tarih,


Gazi (Atatürk) ile bir defa üç, bir defa dokuz saat konuştuk...
Ben ömrümde böyle adam görmedim ve iddia ederim ki, hiç bir memlekette böyle bir adam yoktur. Benim üzerimde müthiş bir tesir yaptı. Kendisi iş başında kaldığı , bizzat amil olduğu takdirde memleketin salah(kurtuluş) bulmamasına imkan yoktur.

iki mühim sual/soru sordum:
1-Madem ki, Cumhuriyet bir emrivaki şeklinde ilan edildi(kendisi böyle anlatmıştı) demek ki, mecliste Cumhuriyete muarız kuvvetli bir hizip/grup var fakat cumhuriyet tamam olmadı. Bunun icabatını meclisten nasıl geçireceksiniz?


Yoksa başka emri vakiler oluncaya kadar cumhuriyet böyle eksik mi kalacak? Medreseler, şer'iye vekaleti/Şeriat işleri bakanlığı vs. ne zaman kalkacak? Teşkilat - ı esasideki/Anayasadaki din maddesi kalkacak mı?

Paşa meclisten geçse de geçmese de bunların hepsinin yapılacağını söyledi.


"- Madem ki bu meclis Cumhuriyet ilan etmeye kendini salahiyetli gördü. O halde başka bir mecliste başka bir ekseriyet(çoğunluk) bir gün meşrutiyet(Hem padişah hem de meclis olan idare tarzı) ilan ederse ne yaparız?
dedim."


"-Olabilir. Fakat hepsini sopa ile kovarız, dedi"

Falih Rıfkı ATAY, Çankaya

Mustafa Kemal Atatürk 'GAY' listesine kondu!

atatürk
atatürk

Belçika Eğitim Bakanlığı'nın hazırladığı kitapta Atatürk'e 'gay' denildi. Belçika, Atatürk'ü tarihin mühim eşcinsel ve biseksüel şahsiyetleri arasında saydı.

Belçika'nın Valon Bölgesi Eğitim Bakanlığı'nca hazırlanarak okulların tamamında dağıtılan bir kitapçıkta Atatürk'e edepsiz yakıştırmalarda bulunuldu.

'Homofobie (eşcinsellik karşıtlığı) ile mücadele' adlı 144 sayfalık kitabın 105. sayfasında 'tarihteki meşhur eşcinseller veya biseksüeller' listesinde Mustafa Kemal Atatürk'ün de isminin yer alması büyük bir rezalet olarak değerlendiriliyor.

Valon Eğitim Bakanı Marie Arena'nın inisiyatifinde hazırlanarak ilk ve orta dereceli okullardaki tüm öğrencilere dağıtılan kitapçıkla eşcinselliğin aslında 'kötü' bir şey olmadığı ve tarihte de başarılı olmuş birçok ünlünün eşcinsel olduğunun altı çiziliyor.

Mustafa Kemal Atatürk için yazılan şiirler

atatürk şiir
atatürk şiir

O ÖLMEDİ


Tanrı ölmez, O dilerse görünür bir müddet;

Kaybolunca onu kalbinde bulur her millet.

Biliyordu kaderin cilvesini evvelce

Bütün ecramı sema yasla büründü ve gece;

Yaklaşan bir acı güneşi korkuttu.

Ay tutuldu diyemem, gökyüzü matem tuttu.

ATA geçti ebedin mevkii müstahkemine,

Bİr direktif veriyor, arza, beşer alemine;

Bize ilham ile isal ediyor her haberi,

Ki; O'nun "kudreti Külliye" emirber neferi.

Bağladı dârı fenanın ebede telsizini,

Güdelim açtığı yollarda mübarek izini

Atatürk'ün beşere sunduğu peymanı budur;

Atatürk' e er olur, sulhü korur.



Neyzen Tevfik




**********



İnsan değil canlı bir tarihti o

Dünyayı yıldıran bir fatihti o

Et, Kemik ve kandan bir heykeldi o

Şimdi ilah oldu ve yükseldi o

Mustafa Kemal Atatürk Selanik'teki bu evde doğmadı

atatürk, atatürk'ün akrabaları, Atatürkçülük, cezmi yurtsever, İnkılap Tarihi, mustafa kemal atatürk, slider,



Mustafa Kemal’in babası  Ali Rıza Efendi 1888 yılı içinde öldü. Annesi dul kaldı ve ertesi 1889 yılında Ragıp Bey ile ikinci evliliğini yaptı. Mustafa Kemal’in Süreyya, Hakkı, Ruhiye (kız) adında üvey kardeşleri vardı. Atatürk’ün doğduğu ev olarak gösterilen bina üvey babası Ragıp Bey’e aitti. Milli Eğitim Bakanlığı, 1934 yılında yayınladığı Tarih IV kitabında Selanik’teki evi “hatalı bir şekilde” Mustafa Kemal’in doğduğu ev olarak gösterince o tarihten beri yanlış yapılmaya devam ediliyor. Atatürk’ün üvey kız kardeşi Ruhiye hanımın ailesi (soyundan gelenler) Atatürk’ün doğduğu ev bilgisinin tarihi yanlışlığına dikkat çekerek düzeltilmesini istiyorlar. Gazeteci Figen Yanık, “Atatürk’ün doğduğu ev” ile ilgili tarihi aydınlatan bilgileri ortaya çıkardı ve yayınladı.

Türk ve dünya tarihinin saygın insanı Gazi Mustafa kemal Paşa veya bilinen adıyla “Atatürk” ün hayatı ile ilgili belgesel araştırmalardan şaşırtıcı sonuçlar ortaya çıkmaya devam ediyor. Öncelikle Atatürk’ün  Osmanlı Harbiye Mektebindeki kayıt defterinde kendisi ile ilgili sayfada veriler bilgiler şöyle:  “Selanik’te Koca kasım paşa mahalleli gümrük memurlarından müteveffa Ali Rıza Efendi’nin mahdumu uzun boylu beyaz benizli Mustafa Kemal Efendi, Selanik 96”. Bu bilgiler ışığında ikamet yeri(ev adresi) Selanik şehrinin Koca Kasımpaşa mahallesinden, Ali Rıza Efendi’nin oğlu, beyaz benizli. Uzun boylu, Selanikli Mustafa Kemal Efendi. Doğum tarihi  Rumi(12)96” yazıyordu. Bu bilgiler ışığında Mustafa Kemal’in doğum tarihi Rumi 1296’ya 584 rakamını eklersen 1880 yılı çıkar ki doğrusu da budur. Mustafa Kemal, 7 yaşının içinde iken babasını kaybetti. Annesi, Makbule ve oğlu Mustafa ile dul olarak yaşamaya başladı. Ve bu durum fazla uzun sürmedi. Ertesi 1889 yılında hali vakti yerinde olan Ragıp Bey ile evlilik yaptı. Ragıp Bey’in ilk evliliğinden iki oğlu ve bir kızı vardı. İsimleri de Süreyya bey , Ruhiye hanım”. Mustafa kemal, Askeri Rüştiye’de okuduğu sırada annesinin ikinci evlilik yapmasına duygusal tepki gösterir. Evden kaçar, çoğu kez dayısının çiftliğinde zamanını geçirir. Buna rağmen üvey babası ile aynı çatı altında yaşamak zorundadır.  Sonra Selanik’teki ikamet ettiği evi Harbokulu künye defterine de geçirir. Ve aradan yıllar geçer. Genç bir teğmen olarak ordudaki görevine başlar, Trablusgarp, Çanakkale, Filistin, Milli mücadele savaşlarından sonra Osmanlı’nın enkazından Türkiye Devleti’nin dimdik ayakta durmasını kurucu önder olarak başarır. Türk Tarnih Kurumu kurulur. Ve aynı kurumun Milli Eğitim bakanlığı tarafından bastırılan 1934 tarihli liseler için Tarih-IV kitabına ek olarak 1 nolu fotoğrafın altına:Selanik’te Mustafa Kemal’in doğduğu ev” yazılır.


Aslında bu fotoğraf gerçeği yansıtmıyordu. Fotoğraftaki ev, babalığı Ragıp Bey’in evi idi. Yani Mustafa Kemal, Askeri İdadi (Lise) ve Harbokulu yıllarında memleketi Selanik’e gittiğinde üvey kardeşleri, annesi ve babalığı ile bu evde vaktini geçirmek durumundaydı.  Milli eğitim Bakanlığı’nın 1934 yılında hatalı bir şekilde Selanik’teki evi “Mustafa Kemal’in doğduğu ev” olarak göstermesi ile o tarihten sonra günümüze kadar bütün tarih kitaplarında aynı hata tekrarlandı. Fotoğrafta görülen ev, Mustafa Kemal’in doğduğu ev deği, babalığı Ragıp bey’e ait ikametgah hanesi idi.      Bu konudaki gerçekleri  Sabah Gazetesinden Figen Yanık, Ragıp Bey’in kızı, Atatürk’ün de üvey kızkardeşi Ruhiye hanım’ın çocuk ve torunları ile görüşerek ortaya çıkardı. Aşağıda Figen Yanık’ın Sabah gazetesinde  19 Ekim 2004 tarihinde yayınlanan araştırması:   “Anneannemin anlattığına göre Atatürk küçükken çok sessiz, kendi halinde bir çocukmuş. Böylesine sakin bir çocuğun ilerde Kurtuluş Savaşı’nı gerçekleştirerek bu kadar büyük başarı sağlamasına anneannem çok şaşırırdı. “Yaptıklarını izlerken onunla daima iftihar ediyorduk, ama çocukken böyle olacağı hiç kimsenin aklına gelmezdi” derdi.

Zübeyde Hanım vefat ettikten sonra Atatürk annemi buldurup evlenip evlenmediğini, çocuğu olup olmadığını sormuş. Valiyi çağırmış ve “Ruhiye Hanım’a Yunanlılar’dan kalan bir evi verin” demiş. İzmir’de anneanneme ait bir ev vardı. Biz İstanbul’a gelirken bu ev satılmıştı.

Anneannem Ahmet Fevzi Bey ile evliydi. Dedem Anadolu Ajansı’nda memur olan Arnavut asıllı bir beydi. Tek çocuğu benim annemdi, ona da kendi annesinin ismini vermiş: Afet. Biz iki kardeşiz, ağabeyimin ismi de Mehmet Süreyya.
Atatürk’ün üvey ağabeyi yüzbaşı Süreyya Bey’in ölümü hakkında çeşitli söylentiler var. (Ferhat Babür’ün anlattıklarına göre öldürülmüş. Bazı kaynaklara göre de intihar etmiş.)


Bu eksik bilgilerin artık tarih kitaplarında da yerini alması lazım. Üvey babası olması Atatürk’ü küçülten bir olay değil. Babası ölmüş buna rağmen üveybabasının himayesinde okumuş. Onun için bir onur meselesi.

Atatürk’ün üvey kız kardeşi Ruhiye Hanım’ın torunu Ferhat Babür, ailesiyle ilgili bilinmeyen gerçekleri ilk kez anlattı. Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanım’ın eşi Ali Rıza Bey vefat ettikten sonra evlendiği Ragıp Bey’i bilenlerin sayısı çok az. Oysa bu bilgi bazı ansiklopedi ve tarih kitaplarında kısa da olsa yer alıyor. Ragıp Bey’in ilk evliliğinden olan iki oğlu, bir kızı ve Zübeyde Hanım’ın oğlu Mustafa Kemal ve kızı Makbule Hanım, Selanik’teki evde uzun yıllar bir arada yaşamış. İşte bu ailenin gün ışığına çıkan anıları… Atatürk, Ragıp Bey’in subay olan en büyük oğlu Süreyya Bey’e özenmiş. İddiaya göre onu askeri okula yazdıran da üvey ağabeyi olmuş. Torun Ferhat Babür’e göre Zübeyde Hanım’a ölene kadar anneannesi Ruhiye Hanım bakmış.  *** Anneannem Atatürk’ün üvey kız kardeşi Ruhiye Hanım’dı  Atatürk’ün üvey kız kardeşi Ruhiye Hanım’ın anneannesi olduğunu söyleyen 75 yaşındaki Ferhat Babür “Tarih kitaplarında yazılan bilgilerin artık değiştirilmesinin zamanı geldi” diyor. Atatürk’ün üvey babası olduğunu biliyor muydunuz? Ben yeni öğrendim. İlk duyduğum andan itibaren de şaşkınlık içinde çevremdeki herkese soruyorum, bilen yok. Annesi Zübeyde Hanım’ın, eşi öldükten sonra Atatürk 8 yaşındayken üç çocuklu Ragıp Bey ile evlendiğini, doğduğu iddia edilen Selanik’teki evin aslında büyüdüğü ev olduğunu ve onu askeri okula üvey ağabeyi Süreyya Bey’in kaydettirdiğini…

Ayrıntılar uzayıp gidiyor. Tarih de sanki benim için baştan yazılıyor. Anneannesi Ruhiye Hanım, Atatürk’ün üvey kız kardeşi olan Ferhat Babür, anılarını anlattıkça şaşkınlığım artıyor. Ansiklopedilerde tek satır, bazı tarih kitaplarında kısaca yer verilen bu tarihsel bilgileri ilk kez duymanın şaşkınlığını yaşıyorum. Anneannesinin ağzından dinlediği anıları bize aktaran 75 yaşındaki Ferhat Babür, Türkiye’nin ilk atom mühendislerinden. İzmir’de doğmuş, daha sonra ailesiyle birlikte İstanbul’a yerleşmiş. Onlarla birlikte yaşayan anneannesi Ruhiye Hanım 1943′te 63 yaşında vefat etmiş. Ferhat Bey, yıllarca tarih kitaplarında Atatürk’ün üvey babasından bahsedilmemesine o sanki alışmış. Yine de artık herkesin gerçekleri bilmesi gerektiğini ve tarihteki yerini almasını istiyor. Şimdi söz Ferhat Babür’ün…

Selanik Gümrükler Başmüdürü Ragıp Bey, eşi Afet Hanım’ın genç yaşta ölümüyle 3 çocuğuyla dul kalıyor. Çocukları Süreyya, Hakkı ve Ruhiye. Anneannem Ruhiye en küçük kardeş. (Bazı kayıtlarda Rukiye diye geçse de anneannemin adı Ruhiye’dir.) Anneannemin babası, eşi öldükten sonra bir yıl bekar kalıyor. Atatürk’ün babası Ali Rıza Bey ölüp Zübeyde Hanım dul kalınca 1889 yılında kendisi gibi dul olan Ragıp Bey’le evleniyor.

Zübeyde Hanım, ikinci kez evlenince Selanik’te, Atatürk’ün ‘doğduğu ev’ denilen, halbuki doğduğu değil 8 yaşından itibaren büyüdüğü ve subay çıkıncaya kadar gelip kaldığı Ragıp Bey’in evine geliyor. Zübeyde Hanım, kendi çocuklarına biraz daha fazla özen gösterirmiş. Anneannemin ağabeyi Hakkı, Zübeyde Hanım’ı hiç sevememiş.

Ragıp Bey’in en büyük oğlu Süreyya Bey, babası Zübeyde Hanım’la evlendiğinde subaymış. Atatürk ona özenmiş. Süreyya Bey de onu alıp askeri okula yazdırmış. Süreyya Bey, iddiaya göre Atatürk’e bir de bıçak hediye etmiş, “Gerektiği zaman bunu kullanabilirsin” demiş.

Atatürk’ün üvey babası ve kardeşleriyle arası çok iyiymiş. Zaten böyle olmasa Süreyya Bey de onu askeri okula yerleştirir mi? Anneannem de Atatürk’ü çok sevdiğini söylerdi.

Atatürk subay çıktıktan sonra Zübeyde Hanım ile Ragıp Bey, kendi aralarında çocuklarını evlendirmeye karar vermişler. Atatürk ile benim anneannemi, Makbule Hanım ile de Süreyya Bey’i evlendirmek istemişler. Atatürk subay çıktıktan sonra bir gün evde büyük bir yemek sofrası hazırlanmış. Süreyya Bey, genelde kışlada kalırmış. O gün özel olarak çağrılmış. Herkes bir araya geldikten sonra evlilik fikri ortaya atılmış. Hiçbiri bunu kabul etmemiş. Bu aralarında soğukluk yaratmış.
Atatürk, Selanik’ten ayrıldıktan sonra Lozan Mübadelesi ortaya çıkmış. Bu arada Ragıp Bey, Zübeyde Hanım’dan ayrılmış. Ayrıldıktan sonra zor durumda kalmaması için “Sen Türkiye’ye git, Makbule ve Ruhiye’yi de yanına al” demiş. Hakkı, onlarla gitmeyi kabul etmemiş. Yalnız gitmek istemiş. Ragıp Bey de Selanik’te kalmayı tercih etmiş. Lozan Mübadelesi’ne göre herhangi birinin orada kalma hakkı yoktu artık.

Zübeyde Hanım, anneannem ve Makbule Hanım, Selanik’ten ayrıldıktan sonra önce İstanbul’a gelip buradan İzmir’e geçiyorlar. Yanlarında tapu da getirmedikleri için mübadelede hiçbir şey alamıyorlar. Zübeyde Hanım Karşıyaka’ya yerleşiyor. Makbule Hanım daha sonra İzmir’den tekrar İstanbul’a gelmiş. Ben çocukken Konak’ta oturuyorduk. Hemen her hafta bize Zübeyde Hanım’ın kardeşi Emine Hanım ziyarete gelirdi.

Bir gün kızkardeşi Emine Hanım, anneanneme “Zübeyde Hanım çok hasta, ona senin bakmanı istiyor” demiş. Makbule Hanım, İstanbul’da bir polisle evli olduğu için İzmir’e gelememişti sanırım. Zübeyde Hanım ölene kadar ona anneannem bakmış. Hatta anneannem “Zübeyde Hanım’ın ağzına zemzem suyunu bile ben vermiştim” demişti.

Anneannemin her zaman üzüntüyle bahsettiği bir olay vardı, tabii onu belgelere geçirmek çok zor. Zübeyde Hanım, hasta yatağındayken Atatürk’ü son bir kez daha görmek istemiş. Anneanneme “Aman kızım bir telgraf çeksene” demiş. Anneannem de bir telgraf çekmiş. Atatürk’ten “Çok yoğunum, vatan her şeyden mukaddestir. Sağ kalırsan görüşürüz, kalmazsan allah rahmet eylesin” yazan bir telgraf gelmiş. Anneannem bu telgrafı Zübeyde Hanım’a söyleyememiş, yırtıp atmış. Bazı tarihçilere göre ise Zübeyde Hanım’a Latife Hanım bakmış. Hatta “Zübeyde Hanım’a Latife Hanım baktığı için Atatürk onunla evlenmiş” şeklinde yazdılar. Bunların hiçbiri doğru değil.

Anneannemin diğer ağabeyi Hakkı Bey, Selanik’ten tek başına İstanbul’a gelmiş. Anneannemle bir kez buluşmuştu. O yıllarda Demiryollarında kondüktördü. Daha sonra kendisinden haber alamadık.

Dolmabahçe’de ziyaret edemedi  Bulca’nın tanıklığı. 1935′te sünnet olduğumuzda, Atatürk’le kan bağı olan ve en yakın arkadaşı Fuat Bulca’ya anneannem haber vermek için telgraf çekmiş. O zamanın parasıyla 100′er bin lira göndermişler. Biz anneannemle sık sık İstanbul’a gelirdik ve Fuat Bulca’yı da her gelişimizde görürdük. Son gelişimizde 1938 eylülüydü. Fuat Bulca o dönemde hem Rize milletvekili, hem de Türk Hava Kurumu’nun Genel Başkanı, İş Bankası ve Şeker Fabrikaları Genel Müdürü’ydü. Biz İstanbul’a geldiğimizde Fuat Bulca, anneannemi Dolmabahçe’ye hasta olan Atatürk’ün yanına götürmek istedi. Anneannem de “Sağlığında göremedim şimdi hastayken gidemem” dedi. Fuat Bulca “Niye gitmiyorsun, bak torunların ilkokulda, babalarının durumu iyi değil. Bunlar ilerde nasıl okuyacak? Gidersen Atatürk hatırlayıp bir şey bırakabilir” dedi. Anneannem “Ben sağlığında hiç aramamışım, şimdi hiç gitmem” dedi. Anneannem gayet sakin, ılımlı bir insandı, ama çok gururluydu. Fuat Bulca’nın dediğini yapıp Atatürk’ü ziyaret etseydi belki ona vasiyetinde bir şeyler bırakabilirdi.

(Cezmi Yurtsever)

Türkçe'mizi yıkan Ermeni Agop'u Mustafa Kemal kurtarmış

atatürk türkçe
atatürk türkçe
Dilimizi dilim dilim... Agop Dilaçar

UYDUR UYDUR
7 Mart 1933: TDTC Genel Merkez Kurulu toplanır. Arapça ve Farsça’dan gelen kelimelere savaş açılır, yerlerine yeni “tilcikler” konması için karar alınır.

...İPE DİZ...
Valide yerine doğurgaç, baba yerine doğurtgaç, aşevi yerine otlangaç, belediye için uray, mebus için saylav, sanat için dorut gibi ucubeler dayatılır ki milletimiz Agopça der bunlara...

KAKINÇ, aldatı, YONTU, söylev, gömüt, imge, NESNEL, avunç, bağıt, kaydırgaç, erek, varsıl, Açgı, basçık, alnaç, alışkı, İÇERİK, ansıma, ÇAVLAN, ardıl,

Ruhsal, parasal, soyut, boyut, yaşam, eğilim...
Ya bunlar Türkçe değil, ya da ben Türk değilim! Necip Fazıl Kısakürek

Efendim onurlandırdınız.
Ne yani gururlandırdınız mı demek istiyor, şereflendirdiniz mi? Yoksa müftehir mi oldu?
İzzetli, haysiyetli, namuslu, vakarlı, erdemli, hatırlı, itibarlı, muazzez, muhterem, saygıdeğer, seciyeli...
Onur, bunların hangisi? Yeni kuşaklar “hepsi” diyecekler, eskiler “hiçbiri!”
Bakıyorsunuz Osmanlıda Rüşdiye ve İdadi mezunları bile (orta lise) sular seller gibi Fransızca konuşuyorlar.
Peki biz niye kıvıramıyoruz? Lisanımız kısırlaşmış da ondan... Bin kelimeyle iktifa edersen olacağı bu, zihni melekelerimiz dumura uğruyor.
Herkesin ağzında bir “stres”. İyi de stresten maksadın ne güzelim? Dert mi, gam mı, kahır mı, keder mi, gussa mı, yeis mi, tasa mı, mihnet mi, elem mi, üzüntü mü, sıkıntı mı, endişe mi, kasvet mi, nedamet mi, melâl mi, enduh mu, füduret mi, hüzün mü, hüsran mı, hicrân mı, ızdırap mı, inkisar mı, kâbus mu, hafakan mı, teessüf mü, teessür mü, vehim mi, buhran mı, matem mi, gaile mi? Söyle hangisi?
Kısrak, beygir, aygır, tay, gölük, kadana, küheylan, safkan, ester, güre, kulun, midilli, rahvan... Bunların hepsi ayrı şeyler ama “at” deyip geçiyoruz alayına...
Araplar aslana esed deyip geçemiyorlar ama... Adam n’apsın? Lûgatında 20 ayrı aslan olunca...

BU LİSANLA MI?
Siyasilerimiz konuşuyor: Biizz Çin Seddinden Adriyatik kıyılarınaaa...
Ata yurda ne ile gideceksiniz sahi? Oturgaçlı götürgeçle mi?
İnanın insan özeniyor. İranlı ilk mektep talebeleri iki bin yıllık metinleri şakır şakır okuyor, biz (ki yaşımız elli) Rahmetli Menderes’in Yassıada müdafaalarını çözemiyoruz daha.
Türkçe artık Babür Şahın, Gazneli Mahmud’un, Hüseyin Baykara’nın ve Ali Şir Nevai’nin yaşadığı coğrafyada bile kullanılmıyor. Haberiniz olsun ağalar, Acemin dili patlamış gidiyor. Asya’da İran yükseliyor.
Evet Kabil’de, Gazne’de, Mezar-ı şerif’te, Kunduz’da Herat’ta oğuz boyundan kardeşlerimiz var ama ne yazık ki bizi anlayamıyorlar.

VURUN AGOP’A
Hep öyle olur. Söz dilimizdeki tahribattan açıldı mı yaylar gerilir, oklar bir Ermeni’ye döner anında.
Agop Dilaçar’a!
İyi de kimdir bu adam? Ne yapar? Nasıl yapar? Elinden kim tutar?
1. Cihan Harbi... Suriye Cephesi...
Asteğmen Agop Martayan Halep’te İngiliz subayları ile görüşüp konuştuğu için gözaltına alınır. Maksat ne olursa olsun, esirlerle temas affedilmez bir suçtur.
Sadece bizde değil bütün dünyada...
Onu ihanet-i vataniye cürmü ile zincire vurur, alır götürürler Şam’a. Belki de divan-ı harbe verilecektir, sorgudan sonra...
Kendi kendine “ben bittim” der, “demek ki buraya kadar...”

DARAĞACINDAN
Olan olmuştur artık, ifade verirken alttan almaz. Barbarlık der, eziyet der, medeniyetsizlik der ki bunlar da suçtur ayrıca. (Türk ordusuna hakaretten okka altına girebilir pekâlâ)
Komutan pek kulak vermez, gözü koltuğu altındaki kağıtlardadır zira. Ellerini çözdürür, tabancasını iade eder, çay ısmarlar.
Agop’un Lâtin harfleri ile tuttuğu müsveddeleri inceler, sorular sorar. “Yine gel konuşalım” der ve ast zabiti rahatlatıp uğurlar.
Agop şaşkındır. Onun M. Kemal olduğunu bilmiyordur daha...
Savaşın ardından bir süre Robert Kolej’de İngilizce muallimliği yapar.
Sonra Beyrut’ta bir Ermeni okuluna müdür olur. Ermeni gazetesi Luys’un Genel Yayın Yönetmenliğini de üstlenir bu arada...
Kendini Türkiye’de emniyette hissetmemiş olmalıdır ki Sofya’ya kaçar, Svabodan Üniversitesi’nde doğu dilleri okutmaya başlar. Ermeni gazetelere yazılar yollamaktadır hâlâ... Sonra ne olursa olur, TC ile arası açılır, vatandaşlıktan çıkarılır.

Ve oyun bitti; Mustafa Kemal Atatürk'ün akrabaları Sabetayist Kapâni Yahudileri

atatürk
atatürk

Bilindiği gibi Sabetaycılar üç kola ayrılıyorlar. Karakaşiler, Yakubiler ve Kapâniler...

Müslüman Türklerin yetişmiş kadrolarının çeşitli cephelerde, son olarak da Filistin ve Çanakkale cephelerinde ihanetlerle kırılması ve milletimizin beyin takımlarının yok edilmesi ve sonuç olarak da Osmanlı Devleti'nin yıkılması sürecinde birlik içinde ihanet faaliyeti sergileyebilen Sabetayistler, aralarındaki husumetleri geçici bir süre de olsa göz ardı edebildiler.

Bizim aramızda Ahmet, Mehmet, Ayşe, Fatma isimlerini taşırlarken, her şeyleri ile Türk ve Müslüman gibi görünürlerken, aslında Yahudilik davalarına hizmet ettiler, en kritik aşamalarda ekmeğini yedikleri milletimize ve vatanımıza en feci, en vahim ihanetleri, en örtülü şekilde yapmaktan geri durmadılar.

Yine, Dünya Yahudi Konseyi ve bu konseyin kontrolünde tuttuğu İngiltere'nin de desteği ile Osmanlı'nın yerine, tam bir Yahudi cenneti olarak tarif edilebilecek yeni Türkiye'yi kurdular. Cephelerde savaşıp can veren bizdik ama devleti kontrolü altına alanlar, halkı devlet zoru ile yepyeni, batılı bir ayara sokanlar onlardı...

Hemen 1924'te "Yunanistan'da kalan Türkleri ana vatanlarına getirmek" bahanesi ile bir mübadele(nüfus değiş tokuş antlaşması) da yaptılar ve ülkemizdeki Rumları Yunanistan'a gönderip Yunanistan'dan da Türk diye Yahudi dönmelerini/Sabetayistleri getirdiler... Artık nüfuzları kadar nüfusları da epey güçlenmişti. Ülkemize yeni gelen Sabetayistler devlet gücü ile bir anda en zenginler oldular. Patronlar, sanatçılar, gazeteciler, meşhurlar onlar oldular.  Ama ciddi bir sorun vardı; Gizli bir Yahudi hahamı Şemsi Efendi(gerçek adı ile Şimon Zvi) nin yetiştirmesi olan Mustafa Kemal Atatürk ve etrafındaki Sabetaycılar Kapâni koluna mensuptular. Bu durum Karakaşi kolu Sabetaycıları için rahatsız ediciydi. İki grup arasında iktidar mücadelesi hat safhadaydı.

''İhtimal ki bazı kafalar kesilecektir''

''İhtimal ki bazı kafalar kesilecektir''
''İhtimal ki bazı kafalar kesilecektir''


1 Kasım 1922 günü, Meclisteki müzakerelerden sonra, takrir, müşterek bir encümene havale edildi. Encümendeki bazı hocalar Hilafetin saltanattan ayrılamayacağı fikrini müdafaa etmeye başladılar. 

Müzakerelerin fazla uzayacağını anlayan Mustafa Kemal, Encümen Reisinden söz aldı ve önündeki sıranın üstüne çıkarak, yüksek sesle şu beyanatta bulundu;

"Hakimiyet ve saltanat hiç kimse tarafından hiç kimseye, ilim icabıdır diye; müzakere ile, münakaşa ile verilmez, Hakimiyet, Saltanat kuvvetle, kudretle zorla alınır. Osmanoğulları zorla Türk Milletinin hakimiyet ve saltanatına, vazıulyed olmuşlardı; bu tasallutlarını altı asırdan beri idame eylemişlerdi.

Şimdi de Türk milleti bu mütecavizlerin hadlerini ihtar ederek, hakimiyet ve saltanatı, isyan ederek kendi eline, bilfiil almış bulunuyor.

Bu bir emrivakidir.Mevzuubahis olan; millete saltanatını, hakimiyetini bırakacak mıyız? meselesi değildir.

Mesele zaten emrivaki olmuş bir hakikati ifadeden ibarettir.Bu, behemehal olacaktır.

Burada içtima edenler, Meclis ve herkes meseleyi tabii görürse, fikrimce muvafık olur. Aksi taktirde,

hakikat usulü dairesinde ifade olunacaktır. FAKAT İHTİMAL BAZI KAFALAR KESİLECEKTİR."


Mustafa Kemal in bu beyanatı ve yaptığı tarihi açıklamalardan sonra, müşterek encümenin hilafetin saltanattan ayrılması için hazırladığı kanun tasarısı Büyük Millet Meclisinden kabul edildi.(1 Kasım 1922)


Gazi' nin Hayatı "Maarif Kitaphanesi s:126