Top Social

Image Slider

rıza nur etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
rıza nur etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Kamalistler "Hakarettir'' diyorlar ama neyin, neden hakaret olduğunu izahta çaresiz kalıyorlar. Afet İnan ile Atatürk ilişkisine dair | Mehmet Fahri Sertkaya | Akademi Dergisi

akademi dergisi, Mehmet Fahri Sertkaya, mustafa armağan, mustafa kemal atatürk, sabetayistler, yavuz bahadıroğlu, süleyman yeşilyurt, rıza nur, manevi evlat, afet inan, eş cinsel mi, gay mı, gizli yahudiler

"Manevi evlat" ile evlenilebilir, hukuka uygundur.

**
'Atatürk eşcinsel (gay) miydi?' diye sorulmuşsa, savcı ne yapacak? ''Ne var bunda? Bu suç değil?'' dedi ve baskılara, medya lincine boyun eğmeyip hukuka uydu. Sonra hakim de "EVET, BU, SUÇ DEĞİL" dedi, savcıyı tasdik etti ve beraat verdi. Asıl önemli olanı, bu aşamadan sonra bile, bu çağdışı, gerici ve yüzlerce delili bile görmezden gelebilen yobaz Kamalistler neyi kabullenebildiler?

***
NASIL İŞLERİNE GELİRSE...

Afet İnan ile Adıtürk'ün arasında bir cinsi birliktelik, bir dost hayatı iddiası hakaret ve suç ise, bu suç kime karşı işlenmiş bir suçtur? Adıtürk'e karşı işlenmiş bir suç mudur, Afet İnan'a karşı işlenmiş bir suç mudur? Her ikisine karşı işlenmiş bir suç mudur ve bu, hukuk sistemimize göre de bir suç kabul edilmekte midir yoksa delil tanımaz yobaz Adıtürkçülerin keyfine uyulup da bu, suç mu kabul edilmelidir?

Adıtürk denilen Sabetayist gizli Yahudi şahsın, hayatı boyunca evlilik dışı, nikah dışı dost hayatı yaşadığı çok sayıda kadının var olduğu, inkarı mümkün olmayan somut deliller ile meydandadır. Bunlardan birkaçını, Adıtürkçüler de inkar etmemektedirler ve hatta bunlarla övünmektedirler. 

O halde samimiyetle konuyu biraz inceleyelim...

Başta 'manevi kızım' dese de, akil ve baliğ olmuş ya da günümüz kriteri ile 18 yaşından gün almış biri ile sonradan evlenmeyi tercih etmesi suç mu olurdu, ahlaksızlık mı? Manevi kız, öz kız mıdır, kan/akrabalık bağı var mıdır, nikah haram mıdır? Ve bu, kime, neye göre suç ya da ahlaksızlık olurdu? Bu gibi bir hadise yaşanıp, manevi evlat olarak alıp, sonra nikah kıymak istendiğinde, hukuk sistemimiz buna mani mi olurdu? Şu anda benzeri hadiseler oluyorsa, mani oluyor mu? Bu hukuk sistemi, gelin ile kayınpederinin evlenmesine bile izin verdi. Gelin-kayınpeder evliliğine, yapılan itirazı değerlendiren yargıtay da, itirazın üzerine geçen 13 sene sonra, Eylül 2014'te "olur" verdi, nikahı onadı, hukuka uygun buldu. Ne olacak şimdi? Manevi evlat falan değil, öz evladının hanımı ile ve evladı da sağ iken bir kimsenin nikah kıymasına izin verdi. 

Konuyu Kamalistlerin büyük çoğunluğu gibi şahıslara, vak'alara ve işimize gelip gelmediğine göre değil, dürüst, medeni insanlar gibi biraz daha inceleyelim...

Evlilik/nikah dışı birlikte yaşamayı, evlilik kadar normal görenler, sabah akşam milletin kafasını "Cinsel tercihlerimde, yaşam tercihlerimde özgürüm", "Benim bedenim, benim kararım", "Çocuk yaparım, evlenmem, sana ne!" diye diye şişirenler, şimdi neyin mücadelesini veriyorlar? Bu nasıl bir iki yüzlülük? Bu nasıl bir samimiyetsizlik?

Bir kimsenin, hukuken evlenmesine, nikah kıymasına mani bulunmayan 18 yaşından büyük birine önce "manevi evladım" deyip sonra nikahsız birliktelik yaşadığı iddiasını, bu zihniyetteki insanların bile hakaret kabul etmesi iki yüzlülüktür... Herkes bu iddiayı hakaret kabul etse bile bunların karşı çıkıp hakaret kabul etmemesi gerekir. Üstelik an itibari ile bu ülkenin hukuk sisteminde, evlilik/nikah dışı sevgili hayatı suç da, yüz kızartıcı eylem de değildir.

Düşünün ki bu ülkede eşcinsellik de serbest ve yüz kızartıcı bir eylem değil ama eşcinselliğini bir vakitten sonra hiç kimseden saklamamış ve cihana duyurmuş olan, eşcinselliğini sık sık latife mevzusu bile yapmış olan ve eşcinsel olduğuna dair de somut çok sayıda tarihi ispat bulunan Adıtürk'e "Eşcinseldi" demek değil, "Eşcinsel miydi?" diye sormanın bile suç olduğunu iddia edebiliyorlardı. Ne yazık ki, çoğunluğu "Ne var bunda, bu suç değil" deseler de, bazı ibneler de bunun suç olduğunu iddia edebildiler. Sanki herkesin yasalar önünde eşit olduğunu söyleyen Anasaya'mız değilmiş gibi "Söz konusu olan Atatürk'tür. Bu suçtur.' diyorlardı. Netice ne oldu? Hukuk/adalet galip geldi ve beraat ettik.

Bütün bunlar, çok çirkin, çok samimiyetsizce, çifte standartlı davranışlar. Dahası da var ki, 5816 sayılı olup Sabetayist Adnan Menderes ve gizli ihanet çetesinin ürünü olan, dünyaca meşhur bir Yahudi hukukçuya, hem de adam "Böyle bir yasa olmaz. Bu hukukun en temel normlarına bile aykırı. Şahsa özel kanun yazılamaz. Kanun ölülerin hakkını korumaya alamaz. Kaos çıkar" deyip durduğu halde, siyasi baskılar ile zorla hazırlatılan ceza maddesi, yani bilinen adı ile Adıtürk'ü koruma kanunu, ispat edilmiş tarihi gerçeklerin somut delilleri ile birlikte dillendirilmesini, anlatılmasını değil, ispat edilememiş iftiraları ya da hakareti suç sayıyor. 

Bazı çevreler tarafından, tamamen siyasi çıkarlar gereği, öyle bir hava oluşturuluyor ki "Söz konusu Adıtürk'tür. Senin ispatın, şahidin, yerli yabancı kaynaklardan onlarca hatta yüzlerce delilin umurumda değil. Benim tapındığım adamın eksiklerini, hatalarını, suçlarını anlatamazsın. Anlatmayacaksın. Bana çok faydalı olan bu adamı ve rejimi yıkamazsın. Ben de biliyorum neyin ne olduğunu ama benim elimde başka malzeme kalmaz." havasına giriliyor. Üstelik bunların ağzından çağdaşlık, ilericilik, hukukun üstünlüğü gibi tabirler de hiç düşmüyor. 

Bunlar gayr-i medeni tavırlar. Bunlar samimiyetsizlik. Bunlar, Türk ve İslam düşmanı çevrelerin, kendilerini Türk ve Müslüman göstere göstere sergiledikleri, çıkara dayalı tavırlar. Ve bu tavır, bu zihniyet iyice sıktı bu milleti... 

Şu kadar basın ve medya kuruluşunda "Hakaret" diye diye bu mevzuda haber yapan ama neyin hakaret olduğuna dair doğru düzgün yorum bile yapamayan, köşe yazısı bile yazamayan, malum programda delil olarak sunulanların bir tekini bile çürütemeyen, en küçük bir tarihçilik tavrı, çabası bile sergileyemeyen herkes bir araya gelsin, bizden bir kişiyi karşılarına çıkartalım, bir canlı yayın yapılsın, alem izlesin. Hakaret mi, ispatlı hakikat mi, suç mu, bilim mi, herkes öğrensin... 

Hala dillerinde "Rıza Nur'un iftiraları bunlar" cümlesi... Ne Rıza Nur'u? Yerli yabancı yüzlerce ciddi kaynak var ve "Büyük hakaret" diye diye haber yapanlar, ne acıdır ki, bu kaynakları bunca senedir gördüler, bildiler, haberdarlar ama bu adice tavrı sergiliyorlar. Üstelik biz dahil çok sayıda kişinin, uzun yıllardır yargılanıp beraat ettiğini, programda kaynak gösterilen eserlerin de daha önce yargılamalar ile yasaklanmak istenip beraat ile neticelendiğini de biliyorlar. Bir de küstahça üste çıkıp herkese küfür edebilecek kadar düşüyorlar. Derhal bu medeniyetsiz, samimiyetsiz, yobaz ve küfürbaz şahısların yargılanması ve toplumun huzuru için toplum içinden çıkartılması, hapsedilmesi gerekiyor. 

Mustafa Kemal Atatürk ile Vedat'ın eşcinsel ilişkisi | Akademi Dergisi

akademi dergisi, atatürk eşcinsel mi, atatürk sabetayist miydi?, gizlenen gerçekler, Latife hanım, livata - eşcinsel ilişki, Mehmet Fahri Sertkaya, mustafa kemal atatürk, rıza nur,


Gerçek Behlül Sırlarıyla Öldü. Gerçek Behlül'ün hikayesi Atatürk'ün aile hayatı ile ilgili

Adı Vedat...

Soyadı Uşaklıgil...

Meşhur Sabetayist aile Uşakizadelerden...

1934'te soyadı kanunu çıkınca, Sabetayist Uşakizade ailesi kendisine Uşaklıgil soyadını alıyor...

Vedat, Halid Ziya Uşaklıgil'in oğlu... Sabetayist Atatürk'ün eşi Latife Hanımın da amca oğlu... Her zaman söylediğimiz gibi Atatürk'ün etrafı hep Sabetayist dolu. Ta ki, Çankaya köşkünün aşçılarına, hizmetkarlarına kadar...

Atatürk'ün sevgilisi Fikriye hanım intihar(!) etti malumunuz...

Atatürk'ün bir üvey evladı (ki metreslerine üvey evlat derdi) Zehra Aylin'de Avrupa'dan Türkiye'ye dönerken trenden kendini atarak intihar(!) etmişti...

Ya bu Vedat? Bu niye intihar etti gençliğinin baharında? Daha kaç kişi var Sabetayist Atatürk'ün etrafından olup intihar(!) eden ve intihar sebebi bilinemeyen? Vedat'ı Rıza Nur'un hatıralarından da tanıyoruz. Bakın ne diyor Rıza Nur;

➥ "…Anlaşıldığına göre boşanma vak’asından iki-üç gün evvel, (M. Kemal'in karısı) Latife,(Latife'nin) kardeşi İsmail ile haremi Süreyya Paşa’nın kızı Melahat Ankara’ya gitmişlerdi. Çankaya’da misafir olmuşlar. O vakit Mustafa Kemal’in yanında kâtip sıfatıyla Halit Ziya’nın oğlu Vedad vardı. Güzel tüysüz bir çocuk. Bir akşam üzeri karanlık çökerken İsmail, Melahat balkona çıkmışlar. Bakmışlar Vedad, Mustafa Kemal’i ağacın dibinde yapıyor.

Latife’yi çağırmışlar. O da görmüş. Bir kıyamettir kopmuş. Latife, Mustafa Kemal’e;

“Herşeyini gördüm, hepsine tahammül ettim. Artık buna edemem.” demiş. Gazi(!) susmuş, İsmet’in evine gitmiş. “Bu karıyı şimdi boşayacağım” demiş. İsmet, sabahleyin erken Heyet-i Vekile’yi (Bakanlar Kurulunu) toplamış. Talaka (boşanmaya) karar vermişler(!) Latife’yi İsmet alıp, trene koymuş. Trende teselli etmek istemiş. Latife ona “Sus, sus! İsmet Paşa! İsmet Paşa! Sen ona bir gün dalkavukluk etme seni benden daha rezil eder. Her pisliğine aleti sensin” demiş."

Doktor Rıza Nur

“Hayat ve Hatıralarım”

4. cild, 1357. sahife

Şimdi de aktifhaber.com sitesinden alıntılıyoruz;

Halid Ziya Uşaklıgil’in oğlu Vedad, genç Türkiye’nin en başarılı diplomatlarındandı. Birçok dil biliyordu. Gittiği her ülkede kısa sürede tanındı ve sevildi. Peki niye 33 yaşında intiharı seçmek zorunda kaldı?

Halid Ziya Uşaklıgil’in oğlu Vedad, genç Türkiye’nin en başarılı diplomatlarındandı. Birçok dil biliyordu, çok iyi bir müzisyendi. Gittiği her ülkede kısa sürede tanındı ve sevildi. Ancak Atatürk’ün bu genç diplomata sahip çıkması, Ankara’daki kimi isimleri rahatsız etmişti. Bunlar arasında en başta Latife Hanım ile dönemin dışişleri bakanı Tevfik Rüştü Aras vardı.

Birkaç ay öncesine kadar tüm Türkiye, Aşk-ı Memnu’yla yatıp – kalkıyordu. Behlül ile Bihter arasındaki yasak aşk, bu aşkın nasıl sonuçlanacağı, dizinin final sahnesi hemen herkesin merak ettiği yegane konuydu. Aşk-ı Memnu edebiyatçı Halid Ziya Uşaklıgil’in kaleme aldığı bir romandı. Geçen yıl Uşaklıgil ve eseri yazıldığı dönemden çok daha fazla popüler oldu. Ancak Halid Ziya Uşaklıgil’in her eseri Aşk-ı Memnu kadar şanslı değil; İlk yayınlandığı tarihten sonra bir daha günyüzü görmeyen bir kitabı da var; Bir Acı Hikaye.

Uşaklıgil bu eserinde genç yaşta hayata veda eden oğlu Vedad Uşaklıgil’i anlatmış. Şimdilerde artık sahaflarda bile bulunamayan bu kitapta yazılanlardan yola çıkarak Selim İleri, “Kırık Deniz Kabukları” kitabını kaleme almış. Her iki kitaptan da, Vedad Uşaklıgil’in hikayesinden de Yıldıray Oğur’un, Taraf’ta ve Chronicle’da kaleme aldığı bir yazı sayesinde haberdar olduk.

Vedad Uşaklıgil, genç cumhuriyetin genç Hariciyecisi’ydi. Atatürk’ün emriyle çalıştığı Osmanlı Bankası’ndan Dışişleri Bakanlığı’na geçti. Rumca, İngilizce, Fransızca ve Almanca’yı su gibi konuşuyordu. Piyanoda virtüözdü ve müthiş bir müzik yeteneği vardı. Bu sayede Atatürk’le tanıştı. Ancak bu tanışıklık O’na hem şans, hem de şanssızlık getirmişti. Bu parlak diplomatla, Ankara’da birileri kedinin fareyle oynadığı gibi oynuyor, hayatını zindan ediyordu. 33 yaşında daha fazla dayanamayarak ölümü seçti. Bu sıradışı diplomatın hayatını babası anı-roman şeklinde kaleme aldı. Ancak bazı konuların kapağını hiç açmadı. Çünkü Vedad Uşaklıgil eşcinseldi…

Savaş Yıllarında Avrupa’da

Vedad Uşaklıgil, Halid Ziya - Memnune Uşaklıgil çiftinin çocuğu olarak dünyaya geldi. Vedad doğduğunda takvim yaprakları 1904 yılını gösteriyordu. Uşaklıgil çifti Vedad’tan önce doğan üç çocuklarını kaybetmişlerdi. Bu yüzden Vedad’ın üstüne titriyorlardı. O kadar ki sırf havası daha güzel, daha az nemli diye aile İstanbul’u terk edip Büyükada’ya taşındı.

Vedad o günün şartları içinde en iyi doktorlar tarafından muayene ediliyor, en iyi dadıların elinde büyütülüyordu. Küçük Uşaklıgil için hayat toz pembeydi. Baba Halid Ziya önce Reji idaresinde, daha sonra da Sultan Reşad’a başkatiplik yapmıştı. Vedad Türkçe’den önce Rumca’yı öğrendi. Ailenin Vedad’a bakması için tuttuğu dadı bir Rumdu ve Vedad daha ilk kelimelerini telaffuz etmeye başladığı andan itibaren Rumca ile tanıştı. Ardından Türkçe’yi öğrendi. Babası Vedad’ın üzerine titriyor, onu en iyi şekilde yetiştirmek için büyük çaba sarfediyordu.

Vedad sırasıyla Almanca, Fransızca ve İngilizce öğrenmişti. Müziğe büyük yeteneği vardı. Piyano dersleri almış, padişahın huzurunda piyano çalacak kadar iyi seviyeye ulaşmıştı. Sultan Reşad bu genç yeteneği teşvik etmek için Vedad’a bir piyano hediye etmişti. İmparatorluğun yıkılış devri olsa bile Uşaklıgiller bu dönemi en az sarsıntı ile atlaşmıştı.

İzmirli olan aile oldukça zengindi. Hatta ailenin bir bölümünün New York borsasında hisseleri vardı. Halid Ziya Uşaklıgil de hiçbir zaman maddi sıkıntı çekmemişti. Savaştan bunalan Uşaklıgil ailesi, soluğu Avrupa’da almıştı. Baba - oğul Uşaklıgiller Avrupa’nın dört bir yanını dolaştıktan sonra İsviçre’nin Bern şehrinde karar kılmışlardı.

Vedad lise öğrenimine burada başladı. Ancak bir süre sonra Vedad’da bunalım belirtileri baş gösterdi. 17 - 18 yaşlarındaki genç Vedad’ın durumun öğrenen aile oğullarını Paris’e gönderdi. Daha sonra da Paris’teki tanıdıklarının teşvikiyle Vedad’ı İstanbul’a çağırdılar.

LATİFE HANIM ENGELLEMEK İSTEDİ

Bu dönüş Vedad’ın iş hayatına atılması için bir sebep oldu. Genç Uşaklıgil çalışmak istiyordu. Osmanlı Bankası’nda babasının yardımıyla iş buldu. Ancak müzikle uğraşmayı kafasına koymuştu ve iki arkadaşıyla birlikte bir müzik grubu kurmuşlardı. Bu üçlünün ünü o sırada başkent olan Ankara’da bile duyulmuştu.

Dönemin Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi Tanrıöver üçlüyü bir konser için Ankara’ya davet etmişti. Vedad için bu davet hayatının dönüm noktasıydı. Çünkü bu sayede Atatürk’le tanıştı.

Vedad Uşaklıgil’in babası Halid Ziya Uşaklıgil, Atatürk’ün eşi Latife Hanım’ın babası Muammer Uşaklıgil ile kardeş çocuklarıydı. Hem Muammer Uşaklıgil, hem de Latife Hanım Halid Ziya’ya “amca” diyordu. Latife Hanım’ın yetişmesinde Halid Ziya’nın büyük payı olmuştu. Halid Ziya Yeşilköy’deki köşkünde Latife Hanım’ı misafir etmiş, Avrupa seyahatinin bir bölümünü birlikte geçirmişlerdi. En önemlisi Latife Hanım, Vedad’ı kardeşi gibi seviyordu. Vedad da zaten bu durumdan dolayı Latife Hanım’a “abla” diyordu.

Vedad konser için Ankara’ya gidince Latife Hanım’ın konuğu olarak Çankaya Köşkü’nde kaldı. Halkevindeki konserin devamı ise Çankaya Köşkü’nde yapıldı. Atatürk bu genç yeteneği çok beğenmişti. Küçük bir dil sınavından sonra Vedad’ın Hariciye’ye alınmasını istedi. Atatürk’ün bu isteği kısa sürede gerçekleştirildi.

Ancak Vedad’ın hayatını alt - üst eden ve intiharıyla sonuçlanan süreç de tam bu noktada başladı. Vedad’ın Hariciye’ye alınmasını bilinmeyen bir sebeple Latife Hanım engellemeye çalıştı. Vedad ancak Atatürk’ün zorlamasıyla Hariciye’ye girebildi. Bu dönemde sürekli Çankaya Köşkü’nün bir müştemilatında kalıyor, akşamları Köşk’te müzik ziyafetleri veriyordu.(!)

Her şey görünüşte yolunda giderken Atatürk, Latife Hanım ile ayrılmaya karar verdi. İkili 20 Temmuz’u 21 Temmuz 1925’e bağlayan gece şiddetli bir tartışma yaşamışlardı. Ertesi gün Atatürk Latife Hanım’ı İzmir’e, ailesinin yanına gönderdi. Latife Hanım, Köşk’ten ayrılırken Vedad’ın da Köşk’ü terk etmesini istemişti. Ancak Vedad bunu kabul etmedi. Hem Vedad, hem de babası Halid Ziya bu ayrılıkta Atatürk’ten yana tavır koymuştu. İkilinin bu tavrı daha sonra birçok dedikoduya neden olmuştu. Hatta dönemin Avusturya konsolosluğunda görevli bir diplomat, Latife Hanım ile Atatürk arasındaki tartışmanın “bir piyano virtüözü” yüzünden çıktığını Viyana’ya rapor etmişti.

GİZLİ EL İŞ BAŞINDA

Bu ayrılığın üzerinden çok geçmeden Vedad’ın tayini de Londra’ya çıktı. Aile bu tayine seviniyordu. Çünkü çocukları mesleğinde yükselmeye başlamıştı. Ancak dedikodulara göre tayin Vedad’ı Ankara’dan uzaklaştırmak için bir oyundu. Vedad, kendisi gibi Hariciyeci olan kardeşi Bülend’le birlikte Londra’da lüks bir hayat yaşamaktaydı. Bir süre sonra iki kardeş askerliklerini yapmak için Türkiye’ye döndü.

Askerliklerinin ardından Bülend’in tayini hızla yapılmıştı. Ancak Vedad için sıkıntılı günler kapıdaydı. Önce Berlin’e gönderileceği söylenmişti. Ama bu tayin bir türlü gerçekleşmedi. Sonra tayinin olamayacağı Vedad’a bildirildi. Ankara’da gizli bir el Vedad’la uğraşmaktaydı. Baba – oğul bu konuda devrin Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras’ı suçluyordu. Aras tabir yerindeyse Vedad’a “takmış”tı. Uşaklıgillere göre Aras’ın arkasındaki asıl isim Latife Hanım’dı. Çünkü Aras İzmir’li Evliyazadeler ailesi üzerinden Latife Hanım ile akrabaydı. [Evliyazade ailesi de Tevfik Rüştü Aras da, Latife Hanım da, Atatürk gibi Sabetayisttir.] O yüzden Vedad’la uğraşıyordu. Zaten Latife Hanım Atatürk’ten ayrıldıktan sonra hayatı boyunca bir daha Vedad ile görüşmemişti. Abla ile kardeşin arasına kara kedi girmişti.

Uzun uğraşlardan sonra Vedad’ın tayin sorunu aşıldı. Vedad için yeni yer Prag’dı. Fakat gittiği her yerde kısa sürede çok popüler olan, etrafında dost halkası oluşturan Vedad buradan da Ankara’ya geri çağırıldı. Vedad Uşaklıgil’in artık dayanacak hali kalmamıştı. Ankara yerine İstanbul’a döndü ve Hukuk Fakültesi’ne kaydını yaptırdı. Üç yıl boyunca Hariciye’nin kapısından içeriye adımını bile atmadı.

Ancak diplomatlığı çok sevmekteydi ve bu yüzden mesleğine geri dönmek istedi. Hariciye’nin kapanan kapıları açılmak bilmeyince tekrar devreye Atatürk girmişti. Mustafa Kemal Paşa’nın direktifi ile Vedad tekrar Hariciye’ye kabul edildi. Yeni görev yeri Brüksel’di. Bir müddet sonra buradaki görev yükünden sıkılan Vedad tayinini Arnavutluk’a Tiran’a yaptırdı. Arkadaşı Ali Türkgeldi Tiran’da büyükelçiydi.

Vedad Arnavutluk’ta kısa sürede çok sevildi. Başta Arnavutluk kralı Zogo olmak üzere üst düzey görevlilerin gözdesiydi. Elçiliklerde verilen davetlerin aranan konuğu olan Vedad hayatında hiç olmadığı kadar mutludur. Ama bu mutluluğu uzun sürmedi, Tiran’a gidişinin beşinci ayında buradaki görevinden alınarak Ankara’ya geri çağrıldı. Vedad için bu olay bardağı taşıran son nokta olmuştu. Beş kişiyi öldürecek kadar uyku ilacı içerek intihar etti. Cenazesi Arnavutluk’tan devlet töreni ile Türkiye’ye gönderilmişti.

İstanbul’da yapılan törenin ardından Bakırköy – Kartaltepe’ye defnedildi. Ancak törende devleti temsil eden hiç kimse yoktu. Vedad’a düşmanlık eden meçhul isim burada da iş başındaydı. Uşaklıgil’in son maaşına, cenazenin Türkiye’ye getirilmesi için yapılan masraflara karşılık olarak el konuldu. Durumu öğrenen Mustafa Kemal’in çok şiddetli tepkisi üzerine Dışişleri geri adım attı ve maaşı aileye ödedi.

Batılıların “Ağzında gümüş kaşıkla dünyaya gelmiş” dediği tipte bir aileye mensup Vedad Uşaklıgil, sırlarını da kendisi ile beraber götürdü…

Kaynak: aktifhaber.com

Vedat'ın en birinci sırrı Sabetayist gizli bir Yahudi olmasıydı.

İkinci sırrı ise Eşcinsel (GAY) ve Sabetayist Mustafa Kemal Atatürk'ün ona takmış olmasıydı.

Üçüncüsü o dönemde çok yüksek seviyede olan Karakaş kolu sabetaycılarıyla, Kapani kolu sabetaycılarının iç çekişmlerine de malzeme olmasıydı...

Sabetayistler hakkına ayrıntılı bilgi için tıklayınız: http://www.sabetayistmustafakemalataturk.blogspot.com

Mustafa Kemal Atatürk Eşcinsel GAY miydi?

kemal ataturk
kemal ataturk

Bakınız, Mustafa Kemal Atatürk'ü  en iyi tanıyanlardan biri olan Doktor Rıza Nur, “Hayat ve Hatıralarım” isimli kitabının 4. cildinin 1357. sahifesinde ne yazıyor:

…Anlaşıldığına göre boşanma vak’asından iki-üç gün evvel, (M. Kemal'in karısı) Latife,(Latife'nin) kardeşi İsmail ile haremi Süreyya Paşa’nın kızı Melahat Ankara’ya gitmişlerdi. Çankaya’da misafir olmuşlar. O vakit Mustafa Kemal’in yanında kâtip sıfatıyla Halit Ziya’nın oğlu Vedad vardı. Güzel tüysüz bir çocuk. Bir akşam üzeri karanlık çökerken İsmail, Melahat balkona çıkmışlar. Bakmışlar Vedad, Mustafa Kemal’i ağacın dibinde yapıyor.


Mustafa Kemal Atatürk'ün intihar eden manevi kızı Zehra Aylin

Atatürk'ün kızı
Atatürk'ün kızı

Zehra Aylin, Paris ekspresine bindi. Tren Amiens Gölü yakınlarındaki istasyona varmak üzereyken içinin daraldığını söyledi. Pencereye yanaştı ve ne olduysa o an oldu. Bir rivayete göre dengesini kaybedip düştü, bir diğerine göre ise intihar etti

Geçtiğimiz hafta henüz Atatürk'ün doğru düzgün biyografisine sahip değiliz diye yazmıştım. O halde iş başa düştü. Atamızın bilinmeyen yaşamına ilişkin küçük bir katkı sunmak şart oldu. Atatürk'ün manevi kızları denince aklımıza bu dünyadan göçmüş olan Sabiha Gökçen, Afet İnan Hanımlar ve halen hayatta olan Ülkü Adatepe Hanımefendiler gelir. Ama Atatürk'ün manevi evlatları bu isimlerle sınırlı değildi. Rukiye, Zühre, Ömer, Afife, Nebile, Sığırtmaç Mustafa, Abdurrahim Tunçak ve Zehra Aylin...

Hemen hiçbiri hakkında doğru dürüst bilgimiz yok. Ne yaptılar? Nasıl bir hayat sürdüler? Kimle evlendiler? Çocukları oldu mu? Hiçbir şey bilmiyoruz... Dedim ya ulu önderimiz Atatürk'ü artık Selanik-Samsun tarih tekerlemelerinden kurtarmamız lazım...

Mesela evlatlıklar arasında da akraba evlilikleri oldu mu?