Top Social

Image Slider

Atatürkçülük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Atatürkçülük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Mustafa Kemal Atatürk Eşcinsel GAY miydi?

kemal ataturk
kemal ataturk

Bakınız, Mustafa Kemal Atatürk'ü  en iyi tanıyanlardan biri olan Doktor Rıza Nur, “Hayat ve Hatıralarım” isimli kitabının 4. cildinin 1357. sahifesinde ne yazıyor:

…Anlaşıldığına göre boşanma vak’asından iki-üç gün evvel, (M. Kemal'in karısı) Latife,(Latife'nin) kardeşi İsmail ile haremi Süreyya Paşa’nın kızı Melahat Ankara’ya gitmişlerdi. Çankaya’da misafir olmuşlar. O vakit Mustafa Kemal’in yanında kâtip sıfatıyla Halit Ziya’nın oğlu Vedad vardı. Güzel tüysüz bir çocuk. Bir akşam üzeri karanlık çökerken İsmail, Melahat balkona çıkmışlar. Bakmışlar Vedad, Mustafa Kemal’i ağacın dibinde yapıyor.


(Video) Mustafa Kemal Atatürk'ü Doğru Tanımak - 2




(Video) Mustafa Kemal Atatürk'ü Doğru Tanımak - 1




Mustafa Kemal Atatürk diktatör müydü?


atatürk, atatürk diktatör mü, Atatürkçülük, İnkılap Tarihi, kılık-kıyafet inkılabı, Şapka İnkılabı, takrir-i sükun kanunu,




Nagehan Alçı, ‘Atatürk bir diktatördü..’ dedi, ortalık karıştı...

Kemalistler tozu dumana kattılar.. Özellikle ‘sosyal medya’da coştular...

Hain, kalleş, satılmış, liboş, cumhuriyet düşmanı..vs, demediklerini bırakmadılar...

( Bu kökten Kemalist, ultra-çağdaş cumhuriyetçi arkadaşlar böyledir işte!.. Bana da ‘çok küfürlü yazıyosun ulan.., ben şimdi senin... !’ diye başlayıp sunturlu küfür eder dururlar)

Tabii ki çok hassas bir mevzu bu... ‘Artık bu devirde de ?!..’ cümlesini bile kuramazsınız..

Zira Atatürk tartışılamaz!...

Eh madem ki tartışılmaz.., hatta tartışılması teklif dahi edilemez.., o zaman ben de aklımın ucundan geçeni söyleyeyim bari!...

Cumhuriyet dikey devrimlerle kurulmuştur...

Bin yıllık alfabeyi bir günde değiştireceksiniz... Sabah kalktığınızda bir de bakıyorsunuz ki, ülkenin neredeyse tamamı okuma yazma bilmiyor!...


Neden ?.. Çünkü ‘Harf Devrimi’ olmuş

Peki, halka sorulmuş mu?.. Hayır.. 

Halk adına karar verilmiştir; ‘Arapça harfler çok zor olduğu için kaldırılmıştır, ülkenin gelişmesi için latin alfabesi tercih edilmiştir ..’ ( Japonlar, Japon alfabesinde ısrar ettikleri için bu kadar geri kaldılar herhalde!...)

Şapka Kanunu çıkartılmıştır...

Peki halka sorulmuş mudur, ‘kafanıza ne takmak istersiniz?..’ diye.. Hayır...

Kafaya takmaya gerek yoktur!... Karar verilmiştir; ‘kafaya şapka takılacaktır..’

Kurulan 14 İstiklal Mahkemesi’nde yaklaşık 2800 kişi idam edilmiştir... Diğer Mahkemelerde de ( Menemen ve Dersim olayları ile ilgili olarak) 150 kişi idam edilmiştir...

Takrir-i Sükun kanunu çıkartılmıştır... Bütün muhalifler susturulmuş, hükümet veya mahkeme kararıyla pek çok yayın kaldırılmıştır... Sol yayınlar neredeyse tamamen yok edilmiştir...

Bu örnekleri çoğaltmak mümkün...

Neticede cumhuriyet dikey bir devrimdir...

Halk adına karar verilmiştir...

Oylama, onaylama, seçim, referandum..vs, olmadan Anayasa yapılmıştır...

Tek partili rejim uygun görülmüştür... 1946’ya kadar da tek partili düzen devam etmiştir...

(Herhalde o zamana kadar halkın, seçecek, tercih edecek olgunluğa erişmemiş olduğuna karar vermişti devlet büyüklerimiz!...)

Herneyse, ‘Atatürk diktatör müydü, değil miydi?..’ kararı siz verin artık..

Ama asıl önemli olan ve tartışılması gereken halkın tercihine, demokrasiye hala alışamamış Kemalistlerin durumu...

Ne diyorlardı;

“Değil yüzde 47, yüzde 97 oy alsalar ne yazar!.. Biz Türkiye’nin aslıyız.. Biz istemezsek bu ülkede hiç bir şey olmaz!...”

İşte bu zihniyet ‘Atatürk diktatördü’ diyene ateş püskürüyor!... ‘Vay hain vay... Dil uzatma.., haddini bil.. Diktatör değildi ulan..’ diyor...

Tamam lan, ne bağırıyorsun, değilse değil!!...

Hikmet GENÇ
hikmetgenc@stargazete.com
5 Kasım 2011 Cumartesi 

Mustafa Kemal Atatürk Selanik'teki bu evde doğmadı

atatürk, atatürk'ün akrabaları, Atatürkçülük, cezmi yurtsever, İnkılap Tarihi, mustafa kemal atatürk, slider,



Mustafa Kemal’in babası  Ali Rıza Efendi 1888 yılı içinde öldü. Annesi dul kaldı ve ertesi 1889 yılında Ragıp Bey ile ikinci evliliğini yaptı. Mustafa Kemal’in Süreyya, Hakkı, Ruhiye (kız) adında üvey kardeşleri vardı. Atatürk’ün doğduğu ev olarak gösterilen bina üvey babası Ragıp Bey’e aitti. Milli Eğitim Bakanlığı, 1934 yılında yayınladığı Tarih IV kitabında Selanik’teki evi “hatalı bir şekilde” Mustafa Kemal’in doğduğu ev olarak gösterince o tarihten beri yanlış yapılmaya devam ediliyor. Atatürk’ün üvey kız kardeşi Ruhiye hanımın ailesi (soyundan gelenler) Atatürk’ün doğduğu ev bilgisinin tarihi yanlışlığına dikkat çekerek düzeltilmesini istiyorlar. Gazeteci Figen Yanık, “Atatürk’ün doğduğu ev” ile ilgili tarihi aydınlatan bilgileri ortaya çıkardı ve yayınladı.

Türk ve dünya tarihinin saygın insanı Gazi Mustafa kemal Paşa veya bilinen adıyla “Atatürk” ün hayatı ile ilgili belgesel araştırmalardan şaşırtıcı sonuçlar ortaya çıkmaya devam ediyor. Öncelikle Atatürk’ün  Osmanlı Harbiye Mektebindeki kayıt defterinde kendisi ile ilgili sayfada veriler bilgiler şöyle:  “Selanik’te Koca kasım paşa mahalleli gümrük memurlarından müteveffa Ali Rıza Efendi’nin mahdumu uzun boylu beyaz benizli Mustafa Kemal Efendi, Selanik 96”. Bu bilgiler ışığında ikamet yeri(ev adresi) Selanik şehrinin Koca Kasımpaşa mahallesinden, Ali Rıza Efendi’nin oğlu, beyaz benizli. Uzun boylu, Selanikli Mustafa Kemal Efendi. Doğum tarihi  Rumi(12)96” yazıyordu. Bu bilgiler ışığında Mustafa Kemal’in doğum tarihi Rumi 1296’ya 584 rakamını eklersen 1880 yılı çıkar ki doğrusu da budur. Mustafa Kemal, 7 yaşının içinde iken babasını kaybetti. Annesi, Makbule ve oğlu Mustafa ile dul olarak yaşamaya başladı. Ve bu durum fazla uzun sürmedi. Ertesi 1889 yılında hali vakti yerinde olan Ragıp Bey ile evlilik yaptı. Ragıp Bey’in ilk evliliğinden iki oğlu ve bir kızı vardı. İsimleri de Süreyya bey , Ruhiye hanım”. Mustafa kemal, Askeri Rüştiye’de okuduğu sırada annesinin ikinci evlilik yapmasına duygusal tepki gösterir. Evden kaçar, çoğu kez dayısının çiftliğinde zamanını geçirir. Buna rağmen üvey babası ile aynı çatı altında yaşamak zorundadır.  Sonra Selanik’teki ikamet ettiği evi Harbokulu künye defterine de geçirir. Ve aradan yıllar geçer. Genç bir teğmen olarak ordudaki görevine başlar, Trablusgarp, Çanakkale, Filistin, Milli mücadele savaşlarından sonra Osmanlı’nın enkazından Türkiye Devleti’nin dimdik ayakta durmasını kurucu önder olarak başarır. Türk Tarnih Kurumu kurulur. Ve aynı kurumun Milli Eğitim bakanlığı tarafından bastırılan 1934 tarihli liseler için Tarih-IV kitabına ek olarak 1 nolu fotoğrafın altına:Selanik’te Mustafa Kemal’in doğduğu ev” yazılır.


Aslında bu fotoğraf gerçeği yansıtmıyordu. Fotoğraftaki ev, babalığı Ragıp Bey’in evi idi. Yani Mustafa Kemal, Askeri İdadi (Lise) ve Harbokulu yıllarında memleketi Selanik’e gittiğinde üvey kardeşleri, annesi ve babalığı ile bu evde vaktini geçirmek durumundaydı.  Milli eğitim Bakanlığı’nın 1934 yılında hatalı bir şekilde Selanik’teki evi “Mustafa Kemal’in doğduğu ev” olarak göstermesi ile o tarihten sonra günümüze kadar bütün tarih kitaplarında aynı hata tekrarlandı. Fotoğrafta görülen ev, Mustafa Kemal’in doğduğu ev deği, babalığı Ragıp bey’e ait ikametgah hanesi idi.      Bu konudaki gerçekleri  Sabah Gazetesinden Figen Yanık, Ragıp Bey’in kızı, Atatürk’ün de üvey kızkardeşi Ruhiye hanım’ın çocuk ve torunları ile görüşerek ortaya çıkardı. Aşağıda Figen Yanık’ın Sabah gazetesinde  19 Ekim 2004 tarihinde yayınlanan araştırması:   “Anneannemin anlattığına göre Atatürk küçükken çok sessiz, kendi halinde bir çocukmuş. Böylesine sakin bir çocuğun ilerde Kurtuluş Savaşı’nı gerçekleştirerek bu kadar büyük başarı sağlamasına anneannem çok şaşırırdı. “Yaptıklarını izlerken onunla daima iftihar ediyorduk, ama çocukken böyle olacağı hiç kimsenin aklına gelmezdi” derdi.

Zübeyde Hanım vefat ettikten sonra Atatürk annemi buldurup evlenip evlenmediğini, çocuğu olup olmadığını sormuş. Valiyi çağırmış ve “Ruhiye Hanım’a Yunanlılar’dan kalan bir evi verin” demiş. İzmir’de anneanneme ait bir ev vardı. Biz İstanbul’a gelirken bu ev satılmıştı.

Anneannem Ahmet Fevzi Bey ile evliydi. Dedem Anadolu Ajansı’nda memur olan Arnavut asıllı bir beydi. Tek çocuğu benim annemdi, ona da kendi annesinin ismini vermiş: Afet. Biz iki kardeşiz, ağabeyimin ismi de Mehmet Süreyya.
Atatürk’ün üvey ağabeyi yüzbaşı Süreyya Bey’in ölümü hakkında çeşitli söylentiler var. (Ferhat Babür’ün anlattıklarına göre öldürülmüş. Bazı kaynaklara göre de intihar etmiş.)


Bu eksik bilgilerin artık tarih kitaplarında da yerini alması lazım. Üvey babası olması Atatürk’ü küçülten bir olay değil. Babası ölmüş buna rağmen üveybabasının himayesinde okumuş. Onun için bir onur meselesi.

Atatürk’ün üvey kız kardeşi Ruhiye Hanım’ın torunu Ferhat Babür, ailesiyle ilgili bilinmeyen gerçekleri ilk kez anlattı. Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanım’ın eşi Ali Rıza Bey vefat ettikten sonra evlendiği Ragıp Bey’i bilenlerin sayısı çok az. Oysa bu bilgi bazı ansiklopedi ve tarih kitaplarında kısa da olsa yer alıyor. Ragıp Bey’in ilk evliliğinden olan iki oğlu, bir kızı ve Zübeyde Hanım’ın oğlu Mustafa Kemal ve kızı Makbule Hanım, Selanik’teki evde uzun yıllar bir arada yaşamış. İşte bu ailenin gün ışığına çıkan anıları… Atatürk, Ragıp Bey’in subay olan en büyük oğlu Süreyya Bey’e özenmiş. İddiaya göre onu askeri okula yazdıran da üvey ağabeyi olmuş. Torun Ferhat Babür’e göre Zübeyde Hanım’a ölene kadar anneannesi Ruhiye Hanım bakmış.  *** Anneannem Atatürk’ün üvey kız kardeşi Ruhiye Hanım’dı  Atatürk’ün üvey kız kardeşi Ruhiye Hanım’ın anneannesi olduğunu söyleyen 75 yaşındaki Ferhat Babür “Tarih kitaplarında yazılan bilgilerin artık değiştirilmesinin zamanı geldi” diyor. Atatürk’ün üvey babası olduğunu biliyor muydunuz? Ben yeni öğrendim. İlk duyduğum andan itibaren de şaşkınlık içinde çevremdeki herkese soruyorum, bilen yok. Annesi Zübeyde Hanım’ın, eşi öldükten sonra Atatürk 8 yaşındayken üç çocuklu Ragıp Bey ile evlendiğini, doğduğu iddia edilen Selanik’teki evin aslında büyüdüğü ev olduğunu ve onu askeri okula üvey ağabeyi Süreyya Bey’in kaydettirdiğini…

Ayrıntılar uzayıp gidiyor. Tarih de sanki benim için baştan yazılıyor. Anneannesi Ruhiye Hanım, Atatürk’ün üvey kız kardeşi olan Ferhat Babür, anılarını anlattıkça şaşkınlığım artıyor. Ansiklopedilerde tek satır, bazı tarih kitaplarında kısaca yer verilen bu tarihsel bilgileri ilk kez duymanın şaşkınlığını yaşıyorum. Anneannesinin ağzından dinlediği anıları bize aktaran 75 yaşındaki Ferhat Babür, Türkiye’nin ilk atom mühendislerinden. İzmir’de doğmuş, daha sonra ailesiyle birlikte İstanbul’a yerleşmiş. Onlarla birlikte yaşayan anneannesi Ruhiye Hanım 1943′te 63 yaşında vefat etmiş. Ferhat Bey, yıllarca tarih kitaplarında Atatürk’ün üvey babasından bahsedilmemesine o sanki alışmış. Yine de artık herkesin gerçekleri bilmesi gerektiğini ve tarihteki yerini almasını istiyor. Şimdi söz Ferhat Babür’ün…

Selanik Gümrükler Başmüdürü Ragıp Bey, eşi Afet Hanım’ın genç yaşta ölümüyle 3 çocuğuyla dul kalıyor. Çocukları Süreyya, Hakkı ve Ruhiye. Anneannem Ruhiye en küçük kardeş. (Bazı kayıtlarda Rukiye diye geçse de anneannemin adı Ruhiye’dir.) Anneannemin babası, eşi öldükten sonra bir yıl bekar kalıyor. Atatürk’ün babası Ali Rıza Bey ölüp Zübeyde Hanım dul kalınca 1889 yılında kendisi gibi dul olan Ragıp Bey’le evleniyor.

Zübeyde Hanım, ikinci kez evlenince Selanik’te, Atatürk’ün ‘doğduğu ev’ denilen, halbuki doğduğu değil 8 yaşından itibaren büyüdüğü ve subay çıkıncaya kadar gelip kaldığı Ragıp Bey’in evine geliyor. Zübeyde Hanım, kendi çocuklarına biraz daha fazla özen gösterirmiş. Anneannemin ağabeyi Hakkı, Zübeyde Hanım’ı hiç sevememiş.

Ragıp Bey’in en büyük oğlu Süreyya Bey, babası Zübeyde Hanım’la evlendiğinde subaymış. Atatürk ona özenmiş. Süreyya Bey de onu alıp askeri okula yazdırmış. Süreyya Bey, iddiaya göre Atatürk’e bir de bıçak hediye etmiş, “Gerektiği zaman bunu kullanabilirsin” demiş.

Atatürk’ün üvey babası ve kardeşleriyle arası çok iyiymiş. Zaten böyle olmasa Süreyya Bey de onu askeri okula yerleştirir mi? Anneannem de Atatürk’ü çok sevdiğini söylerdi.

Atatürk subay çıktıktan sonra Zübeyde Hanım ile Ragıp Bey, kendi aralarında çocuklarını evlendirmeye karar vermişler. Atatürk ile benim anneannemi, Makbule Hanım ile de Süreyya Bey’i evlendirmek istemişler. Atatürk subay çıktıktan sonra bir gün evde büyük bir yemek sofrası hazırlanmış. Süreyya Bey, genelde kışlada kalırmış. O gün özel olarak çağrılmış. Herkes bir araya geldikten sonra evlilik fikri ortaya atılmış. Hiçbiri bunu kabul etmemiş. Bu aralarında soğukluk yaratmış.
Atatürk, Selanik’ten ayrıldıktan sonra Lozan Mübadelesi ortaya çıkmış. Bu arada Ragıp Bey, Zübeyde Hanım’dan ayrılmış. Ayrıldıktan sonra zor durumda kalmaması için “Sen Türkiye’ye git, Makbule ve Ruhiye’yi de yanına al” demiş. Hakkı, onlarla gitmeyi kabul etmemiş. Yalnız gitmek istemiş. Ragıp Bey de Selanik’te kalmayı tercih etmiş. Lozan Mübadelesi’ne göre herhangi birinin orada kalma hakkı yoktu artık.

Zübeyde Hanım, anneannem ve Makbule Hanım, Selanik’ten ayrıldıktan sonra önce İstanbul’a gelip buradan İzmir’e geçiyorlar. Yanlarında tapu da getirmedikleri için mübadelede hiçbir şey alamıyorlar. Zübeyde Hanım Karşıyaka’ya yerleşiyor. Makbule Hanım daha sonra İzmir’den tekrar İstanbul’a gelmiş. Ben çocukken Konak’ta oturuyorduk. Hemen her hafta bize Zübeyde Hanım’ın kardeşi Emine Hanım ziyarete gelirdi.

Bir gün kızkardeşi Emine Hanım, anneanneme “Zübeyde Hanım çok hasta, ona senin bakmanı istiyor” demiş. Makbule Hanım, İstanbul’da bir polisle evli olduğu için İzmir’e gelememişti sanırım. Zübeyde Hanım ölene kadar ona anneannem bakmış. Hatta anneannem “Zübeyde Hanım’ın ağzına zemzem suyunu bile ben vermiştim” demişti.

Anneannemin her zaman üzüntüyle bahsettiği bir olay vardı, tabii onu belgelere geçirmek çok zor. Zübeyde Hanım, hasta yatağındayken Atatürk’ü son bir kez daha görmek istemiş. Anneanneme “Aman kızım bir telgraf çeksene” demiş. Anneannem de bir telgraf çekmiş. Atatürk’ten “Çok yoğunum, vatan her şeyden mukaddestir. Sağ kalırsan görüşürüz, kalmazsan allah rahmet eylesin” yazan bir telgraf gelmiş. Anneannem bu telgrafı Zübeyde Hanım’a söyleyememiş, yırtıp atmış. Bazı tarihçilere göre ise Zübeyde Hanım’a Latife Hanım bakmış. Hatta “Zübeyde Hanım’a Latife Hanım baktığı için Atatürk onunla evlenmiş” şeklinde yazdılar. Bunların hiçbiri doğru değil.

Anneannemin diğer ağabeyi Hakkı Bey, Selanik’ten tek başına İstanbul’a gelmiş. Anneannemle bir kez buluşmuştu. O yıllarda Demiryollarında kondüktördü. Daha sonra kendisinden haber alamadık.

Dolmabahçe’de ziyaret edemedi  Bulca’nın tanıklığı. 1935′te sünnet olduğumuzda, Atatürk’le kan bağı olan ve en yakın arkadaşı Fuat Bulca’ya anneannem haber vermek için telgraf çekmiş. O zamanın parasıyla 100′er bin lira göndermişler. Biz anneannemle sık sık İstanbul’a gelirdik ve Fuat Bulca’yı da her gelişimizde görürdük. Son gelişimizde 1938 eylülüydü. Fuat Bulca o dönemde hem Rize milletvekili, hem de Türk Hava Kurumu’nun Genel Başkanı, İş Bankası ve Şeker Fabrikaları Genel Müdürü’ydü. Biz İstanbul’a geldiğimizde Fuat Bulca, anneannemi Dolmabahçe’ye hasta olan Atatürk’ün yanına götürmek istedi. Anneannem de “Sağlığında göremedim şimdi hastayken gidemem” dedi. Fuat Bulca “Niye gitmiyorsun, bak torunların ilkokulda, babalarının durumu iyi değil. Bunlar ilerde nasıl okuyacak? Gidersen Atatürk hatırlayıp bir şey bırakabilir” dedi. Anneannem “Ben sağlığında hiç aramamışım, şimdi hiç gitmem” dedi. Anneannem gayet sakin, ılımlı bir insandı, ama çok gururluydu. Fuat Bulca’nın dediğini yapıp Atatürk’ü ziyaret etseydi belki ona vasiyetinde bir şeyler bırakabilirdi.

(Cezmi Yurtsever)

Mustafa Kemal Atatürk’ün cenaze namazı kılındı mı?

 atatürk Cenaze Namaz
 atatürk Cenaze Namaz

Atatürk’ün cenaze namazı neden camide kılınmadı?

Hatta Atatürk’ün cenaze namazı kılındı mı? Anadolu Ajansı’nın haberine bakılırsa evet, kılındı. O sırada ajansın muhabiri olarak töreni takip eden Cemal Kutay’a göre de kılındı, başkalarına göre de. İyi ama neden herhangi bir görüntü yok ortada? Madem kılındı, tek bir fotoğraf karesi olsun neden esirgendi milletten?

Bir adım daha atalım ve artık sorulmasının zamanı gelen, o ucu zehirli soruyu soralım: Atatürk’ün cenaze töreni boyunca neden hiçbir dinî simgeye yer verilmedi?

Şimdi bunu sordum ya, birtakım işgüzarlar buradan kim bilir kaç demet nane devşirecekler. Vay, Atatürk’e dinsiz dedi, falan filan. Yahu burada ölmüş bir Atatürk’ten söz ediyoruz. Kendi cenaze törenini kalkıp kendisi düzenleyecek değildi ya. Törenin birinci derecedeki sorumluları, o sırada cumhurbaşkanı olan İsmet İnönü ile Başbakan Celal Bayar ve bir de Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak’tır. Görünüş böyle. Ancak her üçünün de cenaze namazı camilerde kılınmıştı ve dinsel simgeler şöyle ya da böyle eşlik etmişti son yolculuklarına.

O zaman tekrar soralım o zehirli soruyu: Atatürk’e bu ladinî cenaze törenini kimler düzenledi? Dolmabahçe Sarayı’ndaki tabutunun etrafına o kocaman 6 adet meşaleyi kimler dikti? Güya Cumhuriyet Halk Partisi’nin 6 okunu sembolize ediyordu bunlar. ‘Meşaleler ebediyete kadar yanacaktır’, diyordu zamanında yayınlanan bir dergi.

Atatürkçü olan olmayan herkes okumalı; Kaç çeşit Atatürk var? Hangi Atatürk gerçek?

Atatürkçü
Atatürkçü

Ben gözümle görmedim, anlattılar: Atatürk, Anadolu'nun direniş ruhu­nun nasıl örgütlendiğinden söz eder­ken 'küçük kıvılcımlardan büyük yangınlar doğabileceğini' söylemiş.

Sonra bu söz "Küçük kıvılcımlar, büyük yangınlar doğurur" diye pankart olup asıl­mış.
Nereye biliyor musunuz?
İtfaiyenin girişine...

O, Sabetaycı hainlerin sahneye sürdüğü basit bir aktördü. Atatürk Sabetayistti

Mustafa Kemal
Mustafa Kemal

Yahudi Bir Yazar Açıklıyor "Atatürk'ün Gerçek Kimliği"


24 Temmuz 2007’de The New York Sun editörü Hillel Halkin, köşesine ilginç iddialar taşıdı. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin yüzde 47 ile kazandığı seçimlerden iki gün sonra yazdığı yazıda Halkin, bundan 13 yıl kadar önce yazdığı bir makaleyle ilgili olarak ortaya çıkan yeni kanıtları ileri sürdü. Ben-Avi adlı bir gazetecinin otobiyografisine dayandırdığı iddiasına göre Atatürk bir Yahudi Dönmesi’ydi.* “O zamanlar Türkiye’sinde ayaklanmalar başlatacağından ve laik devrimi devireceğinden endişe” ederek yayınladığı yazısına, 2007’de e-postayla gelen cevaptaki diğer kanıtları da bu yazısında paylaştı. Timeturk’ün ortaya çıkardığı bu yazının tercümesini okuyucularımızın istifadesine sunuyoruz.


Atatürk’ün Türkiye’si devrildi.

Bundan 12 ya da 13 yıl kadar önce haftalık New York gazetesi Forward için çalışırken modern laik Türkiye’nin kurucusu Kemal Atatürk hakkında bir yazı yazdım ve biraz da endişeyle gazeteye yolladım. Yazıda, Atatürk’ün babasının Yahudi, daha da net bir ifadeyle, Dönme olma olasılığıyla ilgili kanıtlar sunmuştum. Dönmeler*, 17’nci yüzyıl Mesihlik iddiasındaki Türk-Yahudi’si Sabetay Sevi’nin İslam’a dönmesinin ardından ona inanmaya devam eden takipçilerinin oluşturduğu heretik (batıl) Yahudi tarikatıdır.

Sevi’ye öykünerek Yahudi gizil hayatlarına devam eden ve dışarı karşı Müslüman görünen ayrı ve gölgeler içindeki grup varlığını 20’nci yüzyıla başarıyla taşıdı.Birçok biyografide Atatürk’ün babasıyla ilgili 3 ya da 4 farklı geçmiş verilir. Her ne kadar kimse onu Yahudi olarak tanımlamadıysa da, bunların farklılığı onun aile orijinin sakladığını düşündürmektedir. Bu kanıt, her ne kadar sınırlı da olsa, oldukça şaşırtıcıydı.

Yahudi gazeteci Itamar Ben-Avi’nin Uzun zamandır unutulmuş otobiyografisinde 1911’in geç kışında yağmurlu bir Kudüs akşamında barda tanıştığı genç bir yüzbaşıyı anlattığı bölüm bu kanıtın en güçlü yanıydı. Çok fazla araktan (arak=alkollü bir içiki) çakırkeyif olan yüzbaşı sadece tüm Dönme ve Yahudilerin bileceği ancak hiçbir Müslüman Türk’ün bilemeyeceği Shema Yisra’el ya da “Duy ey İsrail” duasının İbranice açılış sözlerini ezberden okuyarak Ben-Avi’ye Yahudi olduğu sırrını verdi.


Yazdığına göre, 10 yıl sonra, Ben-Avi, bir gazeteyi açtığında manşette Türkiye’de bir darbe olduğunu ve fotoğraftaki liderin o gece tanıştığı genç subay olduğunu gördü.O sıralar, Atatürk tarzı laikliğe İslamcı siyasi muhalefet güç kazanıyordu. Merak ediyordum, New York’ta Yahudi bir gazete modern Türkiye’nin kurucusunun yarı Yahudi olduğunu ilan etse ne olurdu?

Ayaklanmalar, Atatürk’ün heykellerinin yıkılışı, onlarla yarattığı laik devletin sallandığı gözlerimin önüne geldi. Tasalarımı kendime saklayabilirdim. Makale Forward’da yayınlandı ve herhangi bir yerden doğru dürüst bir geri dönüş olmadı ve Türkiye’de hayat eskisi gibi devam etti. Bildiğim kadarıyla yazdığımı tek bir Türk bile okumadı.

Sonrasında, birkaç ay önce, okumuş olan birinden bir e-posta aldım. Adını vermeyeceğim. Bir Avrupa ülkesinde yaşayan, iyi eğitimli, finans sektöründe çalışan ve sadık laik bir Kemalist olan bu kişi bana Forward’da makaleme rastladığını ve onunla ilgili tarihi araştırma yapmaya karar verdiğini yazdı. Atatürk’ün gerçekten de, 1911’in geç kışında Libya’da İtalyanlarla savaşan Türk kuvvetlerine katılmak için Mısır’dan Şam’a gittiğini ve rotasının Ben-Avi’nin onunla tanıştığını iddia ettiği yerden yani Kudüs’ten geçmiş olabileceğini keşfettiğini aktardı. Daha da ötesi, 1911’de Atatürk’ün gerçekten yüzbaşı olduğunu ve Ben-Avi’nin otobiyografisini yazdığında bilemeyeceği alkol düşkünlüğünün de tutarlı olduğunu belirtti. E-postanın Türk sahibinin parçaları birleştirerek ulaştığı başka bir şey de şu: Atatürk’ün doğduğu ve büyüdüğü Selanik, onun zamanında yüksek Dönme nüfusu olan büyük bir Yahudi şehriydi. Atatürk’ün gittiği ve “Şemsi Efendi” okulu da, Dönme topluğu lideri Simon Zvi tarafından yönetiliyordu. E-posta şu sözlerle noktalanıyordu: “Şimdi biliyorum, gerçekten biliyorum (ve bir parça bile şüphem yok), Atatürk’ün ailesi gerçekten Yahudi soyundan”.

Zaten benim de en ufak bir şüphem yoktu. Köşemin olası sonuçlarının azametiyle ilgili sanrılardan artık acı çekmediğimden değil, aynı zamanda Kemalist Türkiye’nin laik varlığının yıkılacağından korkmaya ihtiyaç olmadığından bu sefer daha az endişem vardı.Adalet ve Kalkınma Partisi’nin rakipleri karşısında laik Türkiye’nin, en azından Atatürk’ün öngördüğü şeklinin, tarihte kaldığını bile söylemenin mümkün olabileceği ezici bir zaferle tekrar iktidara döndüğü iki gün önceki Türk seçimlerinde resmen ve geri dönülmez şekilde yıkıldı.

Gerçekten sistematik olarak gizlemeye çalıştığı Atatürk’ün Yahudiliği, her şeyin üstünde, onun zamanında neredeyse her Türk’ün büyüdüğü din olan İslam’a karşı sert düşmanlığı ve İslamcı paydaşının sürüldüğü katı bir Türk milliyetçiliği yaratmadaki çelik iradesi gibi onun hakkında birçok şeyi açıklıyor. I. Dünya Savaşı’nda Hıristiyan Ermeni soykırımından ve 1920’lerde neredeyse tüm hıristiyan rumları sürmesinden sonra Türkiye’nin yüzde 99’unu oluşturan Müslüman çoğunluğunun dini kimliğini fena şekilde silmek isteyen bir dini azınlığın üyesinden başka kim olabilirdi? Atatürk asla Yahudi geçmişinden utanır gibi görünmedi. Sakladı çünkü saklamamak siyasi bir intihar olurdu. Onun mirası laik Türk devleti de bunu sakladı ve bununla beraber içinde niyetleri ve amaçlarının olduğu asla yayınlanmayan kişisel günlüğü de devlet sırrı olarak bunca yıl gizlendi. Artık saklamaya ihtiyaç yok. İslamcı karşıdevrim o ortaya çıkmadan bile Türkiye’de günü kazandı.

**********

Bir başka kaynak;

Mustafa Kemal’in 30 Eylül 1911'de Kudüs Kamenitz Oteli’nde yahudi Eliezer Ben Yehuda’nın oğlu Itamar Ben-Avi ile sohbeti:

Mustafa Kemal: “SABETAY SEVİ’nin soyundan geliyorum. Kendisine hayranım. Keşke bu dünyadaki bütün yahudiler onun mesihliği altında birleşse..” (yani hem burda bir yahudi olduğunu hemde yahudi inancına bağlı olduğunu söylüyor..)

Yahudi Mustafa Kemal: “Evimde Venedik’te basılmış eski bir TEVRAT var. Babam onu okumam için bana Karaim Yahudisi bir muallim tutmuştu. Öğrendiğim ayetlerden bazılarını hala hatırlayabiliyorum.” dedikten sonra biraz düşünüp..

“SHEMA YISRA’EL, ADONAI ELOHENU, ADONAI EHAD!” (yani “Dinle ey İsrail, Rabbin olan Tanrı tektir”) demiştir. Bu dua yahudilerin ünlü Shema duasıdır. Kâfir yahudi Mustafa Kemal demek ki, gizliden gizliye yahudi ibadetini ediyormuş, yani dinine bağlı bir yahudi hemde..

Daha sonra yahudi Itamar Ben Avi’nin “Efendim, bu Yahudilerin en mühim duasıdır!” demesi üzerine yahudi Mustafa Kemal: “Benim de gizli duamdır bayım, benim de..” diyerek etnik kökeninin ve dininin yahudi olduğunu beyan etmiştir.. (Kaynak: Uluğ İğdemir: Atatürk’ün Yaşamı, I. Cilt, sahife 23, T.T.K. yayınları, 1980)



Atatürk'ün ilk mektep hocası olan, Atatürk'e ilk ve temel terbiyesini verenlerden olan Şemsi Efendi, Türk ve Müslüman gözüken hain Sabetaycılardandı. Asıl adı Şimon Zvi olmasına rağmen bizlerin arasında Şemsi Efendi diye anılıyordu. Mezarı da Üsküdardaki Bülbülderesi Sabetaycı mezarlığındadır. Şimon Zvi (Şemsi Efendi)'nin yaşayan torunuz Ilgaz Zorlu bu gerçekleri ispat etmiş ve açılan mahkemelerden beraat etmiştir. 

Atatürk'ün yaptıklarını herkes yapamadı. Afganistan kralı Emanullah Han, Atatürk gibi olmak istedi ama başaramadı.

 atatürk ilkeleri
 atatürk ilkeleri
Müslüman Afganistan’ın o zamanki kralı Emanullah Han, Atatürk’e büyük hayranlık beslemektedir ve onun Osmanlı yıkıldıktan sonra kurulan yeni Türkiye’de her alanda yaptığı devrimleri ülkesi Afganistan’da yapmak istemektedir.

1928 yılında Afganistan kıralı Emanullah Han, eşi iki kız kardeşi ve kalabalık bir gurupla Ankara’ya gelir.. Yanındaki kadınların hepsinin başları açıktır. Oysa memleketlerinde çadıri adı verilen ve vücudu baştan aşağıya örten, yüz kısmı kafesli bir elbiseleri vardır.

“Emanullah, Atatürk’ten kendisine bir çeşit danışmanlık edecek birisini ister. O’da Hikmet Bayur’u büyükelçi olarak Kabil’e göndermeye karar verir. Bu arada Emanullah kadınların çadırilerini polise yırttırır. Yol hazırlıklarını yapan Bayur’a Atatürk, “İnsan başını kayaya çarpmamalıdır! Emanullah’a bunu anlat !” der.. Emanullah ise bütün milletin avucunun içinde olduğunu ifade ederek, birkaç gün süren uzun nutuklar verir. Nutuk verirken önünden geçen yirmi kadar 16-18 yaşlarındaki genç kızları Bayur’a gösteren Emanullah, “Bunları kardeşim Gazi Mustafa Kemal Paşa’ya gönderiyorum. Okutsun ve yetiştirsin” der..